"DUA Ve/VeYa HAYAL DEFTERİ.."

İKİNCİ MEYVE



     Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız; ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız.


     Çünkü, ey nefis! Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Halık-ı Zülcelâl sana iştihâlı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle bütün mat'umâtı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur. Sonra, sana hassâsiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rûy-i zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti o ellerin önüne koymuştur. Sonra, mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i nimet, o mide-i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır.

Sonra, nihayetsiz nimetleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tegaddî eden ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti ve imânı sana verdiğinden, daire-i mümkinât ile beraber, Esmâ-i Hüsnâ ve Sıfât-ı Mukaddesenin dairesine şâmil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir. Sonra, imânın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-i mütenâhî bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir. Yani, cismâniyetin itibâriyle küçük, zayıf, âciz, zelîl, mukayyed, mahdut bir cüz'sün. Onun ihsanıyla, cüz'î bir cüz'den, küllî bir küll-ü nurânî hükmüne geçtin. Zîrâ, hayatı sana vermekle, cüz'iyetten bir nevi külliyete; ve insaniyeti vermekle, hakiki külliyete; ve İslâmiyeti vermekle, ulvî ve nurânî bir külliyete; ve mârifet ve muhabbeti vermekle, muhît bir nura seni çıkarmış.

   
    İşte ey nefis! Sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyet gibi lezzetli, nimetli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Halbuki, buna da tembellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güyâ eski ücretleri kâfi gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. Ve hem, "Niçin duâm kabul olmadı?" diye nazlanıyorsun. Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenâb-ı Hak, Cenneti ve saadet-i ebediyeyi mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen, dâimâ rahmet ve keremine ilticâ et, Ona güven ve şu fermanı dinle:


   Onlara söyle ki, ancak Allah'ın lütfuyla ve rahmetiyle ferahlansınlar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır. (Yûnus Sûresi: 58.)


Eğer desen: "Şu küllî hadsiz nimetlere karşı, nasıl şu mahdut ve cüz'î şükrümle mukabele edebilirim?"


Elcevap: Küllî bir niyetle, hadsiz bir îtikad ile. Meselâ, nasıl ki bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir, "Benim hediyem hiçtir, ne yapayım." Birden der: "Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünkü, sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim."


   İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyyetinin derece-i sadâkat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o bîçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek îtikad liyâkatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder.


   Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında ,"- Bütün canlıların yaptıkları fıtrî ibadetler Allah'a mahsustur. "der. Yani, bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesâbıma umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem, Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyet ve îtikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.


   Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Hem meselâ, kavun, kalbinde nüveler sûretinde bin niyet eder ki, "Yâ Halıkım! Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek isterim." Cenâb-ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibâdet gibi kabul eder. "Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır," şu sırra işaret eder. Hem, Mahlûkatının sayısınca, Zâtına lâyık şekilde, Arşının ağırlığınca, kelimelerinin mürekkebi miktarınca hamd ederek Seni her türlü kusur ve noksandan tenzih ederiz. Bütün peygamberlerinin, evliyâlarının ve meleklerinin tesbihâtıyla Seni tesbih ederiz.
" gibi hadsiz adetle tesbih etmenin hikmeti, şu sırdan anlaşılır.


   Hem, nasıl bir zâbit bütün neferâtının yekûn hizmetlerini kendi nâmına padişaha takdim eder; öyle de, mahlûkata zâbitlik eden ve hayvanât ve nebâtâta kumandanlık yapan ve mevcudât-ı arzıyeye halîfelik etmeye kâbil olan ve kendi hususi âleminde kendini herkese vekil telâkkî eden insan, ""Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz. (Fâtiha Sûresi: 5.) ",der; bütün halkın ibâdetlerini ve istiânelerini, kendi nâmına Ma'bud-u Zülcelâle takdim eder.


   Hem
"Bütün mahlûkatının bütün tesbihâtıyla ve bütün masnuâtının dilleriyle Seni tesbih ederiz. " der; bütün mevcudâtı kendi hesâbına söylettirir.


   Hem, "Allahım! Kâinatın zerreleri ve onlardan mürekkeb varlıkların adedince Muhammed'e rahmet eyle. ",der; her şey nâmına bir salâvât getirir. Çünkü, her şey nur-u Ahmedî (a.s.m.) ile alâkadardır. İşte, tesbihâtta, salâvâtlarda hadsiz adetlerin hikmetini anla.- SÖZLER- 24. söz,2.meyve 


21:18 - 13.9.2009 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

Saltanat Allah'a şahit, göklerin ve yerin orduları Allah'



İKİNCİ FASIL

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Sabaha girdik. Mülk Allah'a şahit, kibriya Allah'a delildir.
Azamet Allah'a şahit, heybet Allah'a delildir.
Kuvvet Allah'a şahit, kudret Allah'a delildir.
Nimetler Allah'a şahit, daimi in'amlar Allah'a delildir.
Güzellik Allah'a şahit, devamlı olan cemal Allah'a delildir.
Celâl Allah'a şahit, kemal Allah'a delildir.
Azamût Allah'a şahit, ceberut Allah'a delildir.
Rububiyet Allah'a şahit, mutlak uluhiyet Allah'a delildir.
Saltanat Allah'a şahit, göklerin ve yerin orduları Allah'a delildir.
Kazalar Allah'a şahit, takdir Allah'a delildir.
Terbiye Allah'a şahit, tedbir Allah'a delildir.
Tasvir Allah'a şahit, tanzim Allah'a delildir.
Tezyin Allah'a şahit, tevzin Allah'a delildir.
İtkan Allah'a şahit, vücud Allah'a delildir.
Halk Allah'a şahit, devamlı icad Allah'a delildir.
Hüküm Allah'a şahit, emr Allah'a delildir.
Güzellikler ve iyilikler Allah'a şahit, latifeler Allah'a delildir.
Hamd ve senalar Allah'a şahit, medihler Allah'a delildir.
İbadetler Allah'a şahit, mükemmellikler Allah'a delildir.
Tahiyyat Allah'a şahit, bereketler Allah'a delildir.
Salavat Allah'a şahit, tayyibat Allah'a delildir.
Mahlukat Allah'a şahit, geçmişteki harikalar Allah'a delildir.
Mevcudat Allah'a şahit, gelecekteki mucizeler Allah'a delildir.
Gökler Allah'a şahit, Arş Allah'a delildir.
Güneşler Allah'a şahit, aylar Allah'a delildir.
Yıldızlar Allah'a şahit, gezegenler Allah'a delildir.
Gökboşluğu, yağmurlarıyla ve diğer tasarruflarıyla Allah'a şahit, arz ise Allah'a delildir.


************************************

İKİNCİ FASIL

Ekser aktabın ve bilhassa Gavs-ı Geylânî'nin her sabah virdlerinin fatihası hükmünde beş-altı sa¬tır temcid ve tazim benim için uzun bir silsile-i tefekkürün çekirdeği hükmüne geçip doksan dokuz mertebe-i marifet ve tevhide işaret nev'inden bir sünbül-ü manevî vermiş. O doksan dokuz mertebe¬den yetmiş dokuz mertebesi burada zikredildi...........


Kaynak: Lemalar-bediüzzaman Said Nursi- 29.lema, ikinci fasıl.

21:46 - 16.4.2009 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

Müstehap Dualar


Hz.Peygamber ,Aişe validemize hitaben şöyle buyurmuştur:

Ey Âişe! bütün duaların mânâlarını içeren cümleler ile dua ederek şöyle de:
Ey Allahım! Ben senden hayrın tamamını, hâzırını, geleceğini, bildiğimi ve bilmediğimi talep ederim. Şerrin bütününden, hâzırından ve geleceğinden, bildiğimden ve bilmediğimden sana sığınırım. Senden cennet ve cennete yaklaştırıcı, söz ve hareketleri isterim. Ateşten, ateşe yaklaştırıcı söz ve hareketlerden de sana sığınırım. Senin kulun ve rasûlün Muhammed'in senden istediği hayrı senden istiyorum. Kulun ve rasûlün Muhammed her neden sana sığınmışsa ben de aynı şeyin şerrinden sana sığınırım. Senden isteğim, bana herhangi bir işi takdir buyurduğun zaman onun neticesini doğrulukla sona erdirmendir.
Ey rahmet edenlerin en fazla rahmet edeni! Bütün bunları rahmetinden talep ederim!

Hz. Fâtıma'nın Duası


Hz. Peygamber  (kızı) Fâtıma'ya şöyle demiştir:
- Ey Fâtıma! Sana yapacağım şu tavsiyeyi dinlemekten seni ne men edebilir ki?
Ey hayy ve kayyûm olan Allah! Senin rahmetine sığınarak seni çağırıyorum. Beni, göz açıp kapayıncaya kadar dahi nefsime havâle etme. Durumun tamamını benim için ıslâh
et.

Hz, Ebubekir'in Duası

Rasûlullah  Hz. Ebubekir'e şöyle dua etmesini öğretmiştir:
Ey Allahım! Peygamber'in Muhammed'in hürmetine, dostun İbrahim'in hürmetine, kurtardığın (veya seninle konuşan) kulun Musa hürmetine, kelime ve rûhundan olan İsâ hürmetine, Musa'nın Tevrat'ı, İsâ'nın İncil'i, Dâvud'un Zebûr'u ve Muhammed'in Furkan'ı hürmetine, kullarına gönderdiğin bütün vahiylerin hürmetine, yerine getirdiğin bütün kazâ ve kaderin hürmetine, senden isteyip dileğine erişen kullarının hürmetine, fakir yaptığın zenginin, zengin yaptığın fakirin hürmetine veyâ hidâyet ettiğin sapığın hürmetine ihtiyacımı senden istiyorum. (Beni mahrum eyleme). Musa'ya inzâl buyurduğun isminin hürmetine, kullarının rızıklarını dağıtmakta rolü olan büyük isminin hürmetine, yeryüzünün karar bulması için, üzerine koyup da onda muvazeneyi temin eden isminin hürmetine, göklerin üzerine konup onların istiklâle kavuşmasını temin eden isminin hürmetine, dağların üzerine koydurup onlarda istikrarı t-min ettiren isminin hürmetine, o ismin ki, arşın onunla ayakta durmaktadır, işte onun hürmetine, senin Tuhûr, Tâhir, Tahhâr, Samed ve Vitr isimlerinin hürmetine, o mübârek ismin ki, Kitabında senin nezdinde apaçık nûrdan inzâl buyurulmuştur, onun hürmetine. O ismin ki, gündüzün üzerine onu koymuş, gündüzün nûrlanmasına vesile olmuştur. Gecenin üzerine onu koymuş, gecenin kararmasına vesile olmuştur, onun hürmetine, senin azamet ve kibriyânın, kerîm zâtının hürmetine, senden bana Kur'an ile onun bilgisini ihsân buyurmanı ister ve o bilgiyi etimle, kanımla, kulağımla, gözümle ayrılmaz bir şekilde karıştırmanı senden dilerim ve bütün bunların hürmetine senden isterim ki, kuvvet ve kudretinle benim vücudumu kendi yolunda çalıştırasın. Çünkü günahtan dönüş ve ibâdete yöneliş, ancak senin kuvvetin ve kudretinledir. Ey rahmet edenlerin en rahmet edicisi olan Allah!

Büreyde el-Eslemî'nin Duası


Rivayet edildiğine göre, HZ. Peygamber Büreyde'ye şöyle buyurmuştur: 'Ben sana birkaç kelime öğreteyim ki, Allah Teâlâ kim için hayrı irade ederse bu kelimeleri ona öğretir ve o kelimeleri ebediyyen unutturmaz!' Büreyde 'Evet yâ Rasûlallah! O kelimeleri bana öğret!' dedi.
Bunun üzerine Rasûlullah selamunaleykum şöyle buyurdu:
Ey Allahım! Ben zayıfım. Razı olduğun sahada beni kuvvetlendir, zafiyetimi gider. Benim alnımdan tutup beni hayra doğru götür. Rızamın en son noktasını İslâm dini olarak kıl. Ey Allahım! Ben zayıfım, beni kuvvetlendir. Ben zelilim, beni izzete kavuştur. Ben fakirim, beni zengin et, ey rahmet edenlerin en rahmet edeni Allah!

Kubeyse b. Muharik'in Duası

Hz. Peygamber  Kubeyse'nin birgün kendisine 'Ey Allah'ın Rasûlü! Benim yaşım hayli ilerlemiştir. Ben daha önce yaptığım birçok şeyleri şimdi yapmaktan âcizim. Bu bakımdan Allah nezdinde bana fayda verici birkaç kelime öğret ki, onunla kusurlarımı telâfi edeyim' demesi üzerine şöyle buyurmuştur:
Dünyan için birşeyler öğrenmek istiyorsan, sabah namazını kıldıktan sonra üç defa şu duayı oku: Allah her eksiklikten münezzehtir. Onun hamdine bürünerek bunu ikrar ediyoruz. Yüce olan Allah, her türlü eksikliklerden münezzehtir. Günahtan dönüş ve itaat ancak azim ve yüce olan Allah'ın kuvvet ve kudretiyle olur.
Ey Kubeyse! Sen bu duayı okuduğun zaman üzüntüden, cüz-zamdan, cilt hastalığından ve felçten emin olursun. Âhiretin için ise şöyle söyle: 'Ey Allahım! Beni, nezdinden gelen hidâyete erdir. Faziletini üzerime oluk gibi yağdır. Rahmetinden benim üzerime saç! Bereketinden benim üzerime indir!'
İyi bil ki! Bir kul, bu söylediklerimi tam mânâsıyla yerine getirerek kıyamet gününde huzûra gelirse bunları hiç terk etmemek şartıyla cennetin dört kapısı onun için açılır. İstediği kapıdan içeri girebilir!127

Ebu Derdâ'nın Duası


Ebu Derdâ'ya 'Evin yanıyor denildi. Gerçekten de Ebu Derdâ'nın mahallesi yanıyordu. Ebu Derdâ 'Allah Teâlâ benim evimi yakmaz!' dedi. Kendisine üç defa evinin yandığı söylendiği halde onun cevabı aynı oldu: 'Allah benim evimi yakmaz!' Sonra kendisine biri gelip dedi ki: 'Ey Ebu Derdâ! Ateş senin evine yaklaşırken söndü'. Ebu Derdâ 'Ben öyle olacağını biliyordum' diye karşılık verdi. Cemâatten biri 'Sen bunu nasıl biliyordun? Bu sözlerinin hangisinin daha acaip olduğunu anlayamıyoruz'. Bunun üzerine Ebu Derdâ şöyle dedi: "Hz. Peygamber şöyle demişti: 'Kim bu kelimeleri gece veya gündüz söylerse ona hiçbir şey zarar vermez'. Ben de o kelimeleri söylemiştim". O kelimeler şunlardır:
Ey Allahım! Benim rabbim ancak sensin. Senden başka ilah yoktur. Ancak sana tevekkül ediyorum. Büyük arşın sahibi sensin. Günahtan dönüş ve ibadete yöneliş ancak azim ve yüce olan Allah'ın kuvveti iledir. Allah neyi dilerse o olmuştur. Neyi dilememişse o olmamıştır. Muhakkak Allah herşeye kâdirdir. Muhakkak Allah, ilmiyle herşeyi ihâta etmiştir ve herşeyi adet olarak tesbit buyurmuştur.
Ey Allahım! Nefsimin şerrinden ve perçemi kudretinde bu-lunan her mahlûkun şerrinden sana sığınırım. Muhakkak rabbimin yolu dosdoğrudur!

Hz. İbrahim'in Duası

Allah'ın Halili Hz. İbrahim (a.s) sabahladığı zaman şöyle derdi:
Ey Allahım! Bu yepyeni bir gündür. Bu bakımdan bugünü benim için ibadetle aç, mağfiret ve rızanla kapat! Bugün de bana nezdinde kabul olunacak haseneyi ihsân eyle. O haseneyi geliştir ve benim için onu kat kat çoğalt ve bugün de işleyeceğim günahları benim için affet. Çünkü çok affeden ve her çeşit nimetlerle kullarına ihsanda bulunan, kullarını çok fazla seven, daha istemezden önce onların isteklerini bilip takdir eden sensin!
Ravi diyor ki: 'Bir kimse Hz, İbrahim'in duasıyla sabahladığı takdirde o günün şükrünü edâ etmiş sayılır'.

Hz. İsâ'nın Duası

Hz. İsâ  şöyle dua ederdi:
Ey Allah'ım! Ben istemediğimi uzaklaştırmaya, umduğum faydayı elde etmeye muktedir olmadığım bir vaziyette sabahlamış bulunuyorum. Kuvvet ve kudret ise senin elindedir. Ben amelimin sorumlusu olarak sabahlamış bulunuyorum. Bu bakımdan benden daha fakir bir kimse yoktur.
Ey Allahım! Düşmanımı sevindirecek şekilde beni gülünç duruma düşürme. Dostumu benim felâketimle üzme. Musibetimi dinimde tahakkuk ettirme. Dünyayı bana en bü-yük hedef olarak kılma.
Ey Hayy ve Kayyûm olan Allah! Bana merhamet etmeyeni, bana musallat kılma!

Hızır'ın Duası

Hızır ve İlyas her mevsimde bir araya geldikleri zaman şu kelimeleri okuyarak ayrılırlar:
Allah'ın ismiyle! Allah neyi dilerse o olur. Kuvvet ve kudret ancak Allah'ındır. Allah neyi dilerse o olur. Her nimet Allah'tandır. Allah neyi dilerse o olur. Hayrın tamamı Allah'ın kudretindedir. Allah neyi dilerse o olur. Kötülüğü insanlardan uzaklaştıran sadece Allah'tır.
Kim sabahladığı zaman bu duayı üç defa okursa yangından, boğulmaktan ve hırsızlıktan Allah'ın izniyle emîn olur.


Ma'ruf-u Kerhî'nin Duası

Muhammed b. Hasan şöyle demiştir: Ma'rûf-u Kerhî bana dedi ki: 'Beşi dünya ve beşi de âhiret için olan on kelimeyi sana öğreteyim ki, o kelimelerle Allah'ı çağıran bir kimse, Allah'ın o kelimelerinin yanında olduğunu görecektir'.
Bunun üzerine Ma'rûf-u Kerhî'ye dedim ki: 'O kelimeleri bana yaz!' Ma'ruf 'Hayır yazamam. Ancak Bekir b. Hanis'in bana defalarca tekrar ettiği gibi ben de sana defalarca tekrarlamak suretiyle okuyayım' dedi. O kelimeler şunlardır:
Dinim için, dünyam için, beni ilgilendiren meselelerim için kerim olan Allah bana kâfidir. Bana zulmedenden daha kuvvetli bulunan âlim olan Allah bana yeter. Bana kötülükle yaklaşanın belini kırabilecek derecede şiddet ve kuvvete sahip olan Allah bana kâfidir. Rahîm olan Allah ölüm ânında bana kâfidir. Kabirde sorguya çekildiğim anda Allah bana kâfidir. Hesap zamanında kerîm olan Allah bana kâfidir. Mizanın yanında lâtif olan Allah bana kâfidir. Sırât'ın yanında, kadîr olan Allah bana kâfidir. Allah bana kâfidir. İlah ancak O'dur. O'na yaslanırım. O büyük arş'ın sâhibidir.
Ebu Derdâ şöyle demiştir: 'Kim günde yedi defa şu ayet-i celîleyi okursa Allah Teâlâ (c.c) ister o kul doğru olsun, isterse yalancı 129 onun âhireti ile ilgili bütün üzücü hâdiselerde ona kâfi gelir.
Ey Rasûlüm! Eğer senden yüz çevirirlerse de ki: 'Bana Allah yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben ancak O'na güvendim ve O büyük arş'ın sahibidir. (Tevbe/129)

Utbetu'l-Gulâm'ın Duası

Bu zat öldükten sonra rüyada görülmüş ve 'Ben şu kelimelerin yüzü suyu hürmetine cennete girdim' demiştir.
Ey Allahım! Ey sapıtanların hidayet edicisi Allah! Ey günahkârlara rahmet eden Allah! Ey sapanların sapışlarını affeden Allah! Büyük tehlikeye girmiş olan kulunu (kendi nefsini kastediyor) ve bütün müslümanları rahmetine kavuştur. Bizi iyilerle beraber kıl. Nimetine kavuşturduğun peygamberler, sıddîklar, şehid ve sâlihlerle beraber kıl. Ey âlemlerin rabbi! Bu duamı kabul eyle!

Hz. Adem'in Duası

Hz. Âişe validemiz şöyle demiştir: Allah Teâlâ (c.c) Adem kulunun tevbesini kabul etmek istediği zaman, Hz. Adem Kâbe-i Muazzama' yı yedi tur ziyaret etti. Kâbe ise, o gün yapılmış bir binâ değil, kırmızı bir tümsek idi. Sonra Hz. Âdem (a.s) kalkarak iki rek'at namaz kıldı. Namazın akabinde şöyle dua etti:
Ey Allahım! Sen benim gizli tarafımı ve açık yanımı biliyorsun. Benim mâzeretimi kabul eyle. Sen benim ihtiyacımı biliyorsun. O halde isteğimi bana ihsân eyle. Sen benim nefsimde ne varsa onu bilirsin! O halde benim günahlarımı da affeyle. Ey Allahım! Ben senden kalbime mübaşeret eden bir iman ve dosdoğru bir yakîn istiyorum ki, onun sayesinde bana isabet etmesi yazılanın bana isabet edeceğini bileyim. Ey ikrâm ve celâl sahibi olan Allah! O iman ve yakîn sayesinde bana nasip ettiğine râzı olayım.
Bunun üzerine Allah Teâlâ (c.c) Âdem kuluna şöyle vahyetti:
Ben seni affettim. Senin zürriyetinden kim senin duanla beni çağırırsa onu da affederim. Onun gam, kasavet ve kederlerini kaldırırım. Fakirlik damgasını onun kaşlarının arasından söker atarım. Her ticaretin ardından ona kâr sağlarım, Dünya ister istemez ona gelir, hatta o dünyayı istemese bile...

Hz. Ali'nin Duası

Hz. Ali, Rasûlullah'ın şöyle dediğini rivayet eder:
Allah hergün nefsini medh ü senâ ederek şöyle buyurur:
Muhakkak ben âlemlerin rabbi olan Allah'ım. Muhakkak Allah benim. Benden başka ilah yoktur. Hayy (diri) ve kayyûm benim. Muhakkak Allah benim, benden başka ilah yoktur. En büyük ve en yüce benim. Muhakkak Allah benim. Benden başka ilah yoktur. Ben doğurmadım ve doğrulmadım. Muhakkak Allah benim, benden başka ilah yoktur. Affedici ve bağışlayıcıyım. Muhakkak Allah benim, benden başka ilah yoktur. Herşeyin başlatıcısı benim ve herşey bana dönecektir. Aziz (galib), Hakîm (hikmet sahibi), Rahmân, Rahim ve ceza gününün sâhibi, hayır ve şerrin yaratıcısı, cennet ve cehennemi yoktan vâr eden, Vâhid, Ehad, Ferd ve Samed benim. Görünür ve görünmez durumları bilen benim. Melik (saltanatı devamlı olan), Kuddûs (her türlü noksanlıktan uzak olan), Selâm, Müheymin ve Mü'min (herşeyi gözetip koruyan), Aziz (her şeye galib gelen), Cebbâr (kullarının hâlini ve ihtiyaçlarını düzelten), Mütekebbir (azamet sâhibi), Hâlık (yaratıcı), Kebîr, Müteâlî (yüce), Muktedir (herşeye güç yetiren), Kahhâr (kahredici), Halîm ve Kerim benim. Senâ ve mecde (hamd ve şükre) lâyık olan benim. Sırrı ve sırdan daha gizli olanı bilirim. Kadîr ve Rezzak benim. Bütün yaratıkların üstünde bulunan benim.

Söylediğimiz şekilde 'ancak benim' meâlindeki cümlelerin öncesinde 'Benden başka ilah yoktur' cümlesi zikredilmiştir. Bu bakımdan kim bu isimlerle Allah'ı çağırırsa, o şöyle desin: 'Muhakkak sensin Allah! Senden başka ilâh yoktur, şöyle ve şöyle... (Yani duada Allah konuşuyor gibi tabirler kullanılmıştır. Ancak o duayı okuyan bir kimse aynı tabirleri değil de Allah Teâlâ'ya hitap eder bir şekilde duayı okumalıdır) Bu kelimelerle Allah'ı çağıran bir kimse ibâdet edip secdeye devam edenler defterine yazılır. Öyle ibadet edenler ki, yarın mahşerde Muhammed, İbrâhim, Mûsâ, İsâ ve diğer peygamberler (a.s) ile celâl evinde komşuluk yapacaktır.
Onlara, yer ve göklerde Allah'a ibadet edenlerin sevabı kadar sevap yazılacaktır. Allah Hz. Muhammed'in ve seçkin her kulunun üzerine salât ve selâm eylesin!
Süleyman b. Mu'temer'in Duası ve Tesbihi
Yunus b. Ubeyd, Rum diyarında şehid olan bir zâtı rüyâsında görür ve o zâta sorar: 'Sen öbür dünyada amellerden en üstününün hangisi olduğunu gördün?' Şehid 'İbn Mu'temer'in tesbihlerinin Allah nezdinde büyük bir mevki işgal ettiğini gördüm' der.

O tesbihler şunlardır:
Allah her türlü eksikliklerden münezzehtir. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka ilah yoktur. Allah herşeyden yücedir. Günahtan dönüş ve ibâdete yöneliş ancak yüce ve büyük olan Allah'ın kuvveti iledir.
Bu kelimeleri Allah'ın yaratmış olduğu mahlûkların sayısınca ve bundan böyle yaratacaklarının sayısınca, yarattıklarının ağırlığınca ve bundan böyle yaratacaklarının ağırlığınca, yaratmış olduklarının dolusu ve bundan böyle yaratacaklarının dolusu kadarınca, göklerin ve yerin dolusu kadarınca ve bütün bunlar kadar ve bunun birkaç misli kadar, (bu tesbihleri tekrar eder söylerim. Bu tesbihleri) mahlukatın sayısınca, arşın ağırlığınca, rahmetin enginliği kadar kelimelerin sayısınca, rızasının varacağı kadar ve razı oluncaya kadar (söyler, tekrar ederim) Bu kelimeler, O benden râzı oluncaya kadar, dünya var olalıdan bugüne kadar, mahlûkatın onu andığı kadar ve bundan böyle kıyâmete kadar her sene, her ay, her cuma, her gün, her gece, saatlerin her birisinde, her kokuda her nefeste, ebediyyen, bir ebedden öbür ebede, dünya ebedinden âhiret ebedine ve bütün bunlardan daha fazla, öncesi eksilmez ve âhiri gelmez ve sonu alınmaz bir şekilde (bu kelimeleri söyler ve tekrar ederim).

İbrahim b. Edhem'in Duası

İbrahim b. Edhem'in hizmetkârı olan İbrahim b. Beşşar, İbrahim b. Edhem hazretlerinin her cuma günü sabah ve akşam şu duayı okuduğunu rivayet eder:
Mezid gününe ve yepyeni sabaha merhabalar! Kâtib ve şâhid gününe merhabalar! Bizim bu günümüz bayram günüdür.
(Ey rabbimiz!) Bugün de dediklerimizi bizim için yaz. Hamid, Mecîd, Refi', Vedûd ve kulları hakkında istediğini çekinmeden yerine getiren Allah'ın ismiyle başlarım. Allah'a iman ederek sabahladım. Allah'ın cemâl ve celâliyle karşılacağımı tasdik ederek sabahladım. Allah'ın susturucu delile sahip olduğunu itiraf ederek sabahladım. Günahımdan istiğfâr ederek sabahladım. Allah'ın rubûbiyetini ikrâr edip onun önünde eğilerek sabahladım. Allah'tan başka herkesten ilahlık vasfını inkâr ederek sabahladım. Allah'a muhtaç olarak sabahladım, Allah'a yaslanarak sabahladım. O'na dönüş yaparak sabahladım. Allah'ı meleklerini, peygamber ve rasûllerini, arşını yüklenen meleklerini, yarattıklarını ve bundan böyle yaratacaklarını, şâhid yaparım ki, kendisinden başka ilah olmayan Allah O'dur. Birdir, O'nun ortağı yoktur. Muhammed (a.s) O'nun kulu ve rasûlü'dür. Cennet haktır. Cehennem haktır. Ahirette kevser havuzu haktır. Muhammed'in selamunaleykum şefâatı haktır. Kabirde Nekir ve Münker'in suâli haktır.
Ey rabbim! Va'din ve vaîdin haktır, Seninle karşılaşmak haktır. Belli saat (kıyamet) gelecektir. Onda şek ve şüphe yoktur. Muhakkak Allah Teâlâ kabirlerde yatan ölüleri diriltip haşre gönderecektir. Bu inanç üzerinde yaşıyor ve bu inanç üzerinde öleceğim ve bu inanç üzere inşaallah haşrolunacağım.
Ey Allahım! Sen rabbimsin. Senden başka ilah yoktur. Beni yoktan var ettin. Ben kulunum. Sana vermiş olduğum ahid ve va'd üzerinde bulunuyorum. Buna gücüm yettiği kadar devam edeceğim.
Ey Allahım! Kendi yaptıklarımın ve her şer sâhibinin şerrinden sana sığınırım.
Ey Allahım! Ben nefsime zulmettim. Benim günahlarımı bana bağışla! Çünkü senden başka günahları bağışlayan yoktur. Beni ahlâkların en güzeline ilet. Çünkü ahlâkların en güzeline ileten ancak sensin. Benden ahlâkların kötülerini uzaklaştır. Çünkü ahlâkların kötülerini uzaklaştıran ancak sensin. Senin hizmetindeyim, senin hizmetindeyim. Hayrın tamamı senin kudret ellerindedir. Ben seninim ve sendenim. Günahımın affını senden talep eder, sana dönerim.

Ey Allahım! Senin gönderdiğin rasûle iman ettim. Ey Allah'ım! İndirdiğin kitaba inandım. Mekteb ve medrese görmeyen peygamberi zişânın Muhammed benim konuşmamın mührü ve anahtarıdır. Bütün nebî ve rasûllerinin üzerine de salât ve selâmını yağdır.

Ey âlemlerin rabbi! Duamı kabul eyle!

Ey Allahım! Bizi Muhammed'in havzuna ulaştır. Bizi Muhammed'in kadehiyle sulandır ki, o suyu içtikten sonra ebediyyen susamayalım. O öyle bir su ki kolayca yutulur, hoş gelir ve insanı suya kandırır. Biz mahrum olmaksızın, ahdini bozmaksızın, şübheye düşmeksizin, fitneye kapılmamış,
sapıtmamış ve gazabına uğramamış bir hâlde Muhammed'in ashâbıyla haşret!

Ey Allahım! Dünyanın fitnelerinden beni koru. Sen neyi seviyor, neden razıysan beni onu yapmaya muvaffak kıl. Benim hâlimin tamamını ıslâh eyle. Dünya ve âhirette şaşmaz ve değişmez hükmünle beni sabit kıl. Her ne kadar zâlim isem de beni saptırma. Sen her eksiklikten uzaksın, ey Alîy, Azîm, Bârî, Rahim,, Azîz, Cebbâr olan Allah. Göklerin gölgeleriyle kendisini her türlü eksiklikten tenzih eden Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir. Denizlerin kabaran dalgalarıyla, dağların yansıtan sesleriyle, denizdeki kocaman balıkların kendilerine mahsus dilleriyle, göklerdeki yıldızların burçlarıyla, ağaçların kök ve meyveleriyle, yedi kat gök ile yedi kat yerin üzerinde ve içindeki varlıklarıyla kendisini tesbih eden Allah! (Biz de seni tesbih ve tenzih ederiz). Öyle bir Allah'ı tenzîh ederiz ki, yarattıklarının her ferdi (ya diliyle veya varlığıyla) onu tesbih etmektedir.

Ey Allah'ım! Sen yücesin, sen yücesin! Sen her eksiklikten münezzehsin, münezzehsin! Ey kayyûm, ey âlim, ey halîm Sen her türlü eksiklikten münezzehsin! Senden başka ilah yok. Sen teksin, senin ortağın yoktur. Diriltiyorsun, öldürüyorsun. Ölümsüz diri ancak sensin. Hayrın tamamı senin kudretindedir. Sen herşeye kâdirsin!

KAYNAK: İhya-u Ulummiddin- İmam Gazali


21:43 - 16.4.2009 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

İttihad-ı İslam


Eğer "İslâmiyet milliyetini ve İttihad-ı İslâmın taşını ve nakşını ister isen, işte bak)
İttihâd-ı İslâm ancak şu hallerle ardaklanınca gerçekleşir:

 

1. (Haya) utanma (ve hamiyetten) din gayretinden (neş'et eden) kaynaklanan (civanmerdâne) erkekçesine (humret) kırmızılık; günâhlara karşı utangaç, edebli, hamiyetli Müslüman erkeklerin yüzlerine vuran ahlâk kırmızılığı... Önce haya ve hamiyet sahibi olunmalıdır.

 

2. (hürmet ve rahmetten) merhametli ve şefkatli olmaktan (te­vellüd eden) doğan, müşfik insanların yüzlerindeki (masumane tebessüm) gülümseme... Birbirimize davranışlarımızda hürmet ve şefkat esâs olmalıdır.

 

3.  Beşerî münâsebetlerimizde (fesahat) güzel konuşma (ve melâhattan) konuşmanın güzelliğinden (hâsıl olan rûhânî halâvet) rûh tatlılığı... Sohbetlerimiz tatlı olmalı, incitici ve kırıcı tavırlardan kaçınılmalıdır.

('''Tırnak içerisindeki cümle, müellifi tarafından sonraları eklenmiştir.)

 (,2) Bu cümle de öyledir.)

 

4.  Heyecan kaynağı olan (aşk-ı şebabîden) gençliğe yakışır muhabbetten ve (şevk-ı bahârîden) baharda duyulan yasama iştiyakı gibi halden (neş'et eden) kaynaklanan (semavî neş'e) sevinç hâli... Gençlerin aşkı derecesinde birbirimizi sevmeli, baharın verdiği şevk benzeri dâima din kardeşlerimize iştiyak duymalıyız.

5. Her gün yaşadığımız (hüzn-i gurûbîden) Güneş'in batma hüznünden ve (ferâh-ı seherîden) sabah vaktinin rahatlığından (vücûda gelen), muazzam icrâât-ı İlâhîyi seyirle ortaya çıkan (melekûtî lezzet) gibi bir lezzeti; kardeşlerimizden ayrıldığımız vakit duyduğumuz hüznün içinde ve onlarla buluştuğumuz zaman hissettiğimiz rahatlığın içinde hissetmeliyiz.

 

6. Âlem-i ekberde ve husûsan âlem-i asgarda kendisini hissettiren (hüsn-i mücerredden) kusursuz gerçek güzellikten ve o aynalarda parlayan (cemâl-i mücellâdan) cilalanmış cemâl-i rahmetten (tecellî

eden mukaddes ziynet(1)) ki, îmân nazarıyla âleme bakarak belâ ve musîbet içindeki güzellikleri dahi görebilme melekesi kazan­malıyız.

 

İşte şu ahlâklar (birbiriyle imtizaç edip) kaynaşıp, (ondan çı­kan) hepsinden hâsıl olan (levn-i nûrânî) nurlu renk, (ancak o şark ve garbın kâb-ı kavseyni olan) doğudaki ve batıdaki bütün Müslümanları birbirine yaklaştıran (kâbe-i saadetinin) yâni İttihâd-ı İslâmın (tâk-ı muallâsının) yüksek kubbesinin, (kavs-ı kuzahının) kubbedeki gökkuşağının (elvân-ı seb'asının) yedi renginin içindeki (lâcivert levninin) renginin (timsâlini) misâlini, (belki şu levnin) rengin (manzarasını bir derece irâe edebilir) gösterebilir. Bütün şu sayılanları birden düşünebilseniz, o îttihâd-ı İslâmın ancak bir cihetini anlayabilirsiniz. (Lâkin ittihâd) birlik, (cehl ile) cehaletle (olmaz. İttihâd, imtizâc-ı efkârdır), fikirlerin kaynaşmasıdır. (İmtizâc-ı efkâr) fikirlerin kaynaşması ise (marifetin şuâ-ı elektrikiyleTîlmîn usûl ve âdâbıyla (olur.

Alıntı: Munazarat Şerhi

12:15 - 16.3.2009 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

Nikah ve Düğün



Nikâh Nasıl Kıyılır?

İslâm nikâhı için temel rükün, nikahlanma teklif ve cevabından ibaret olan "icap ve kabûl"dür. Âkîl, baliğ ve Müslüman, en az iki erkeğin şâhid olarak bulunması da şarttır. Nikâh ânında adı geçsin veya geçmesin, evlenen kıza münasip bir "mehir" ödemek vaciptir. Bundan öte yapılacak muamele ve dualar ise müstehaptır.

Nikâhta ilk teklifin kız tarafına veya erkek tarafına yapılmasında fark yoktur. Evlenme bedeli olarak kıza verilen altınlar, mehir yerine sayılır. Nikâh başlangıcından önce kısa bir "") "tevbe istiğfar" da iyidir.
Adına "nikâh kıymak" denilen muamelenin, asıl evlenmeyi yapanların ve şahitlerin huzurunda, üçüncü bir şahıs tarafından yürütülmesi ise âdet olmuştur.

Şimdi "nikâh kıyma merasimi"ne ana hatlarıyla bakalım. Nikâhı yapan kimse, evlenecek kızın veya kadının, vekilinin ve şahitlerinin; erkeğin, vekilinin ve şahitlerinin; kız ve oğlanın ve babalarının isimlerini yazar.
Nikâhta evvelâ iki şahit şarttır. Kız ve oğlan mecliste hazır iseler, kız sağ tarafa, oğlan sol tarafa otururlar. Şayet vekiller varsa vekilleri de aynı şekilde otururlar. Bundan sonra mehr-i müecceli, tesbit ve tayin edilir. Sonra nikâh yapan şahıs evvela, Besmele, hamdele ve salveleden sonra nikâhla ilgili_âyet-i_kerimeyi ve hadis-i şerifi okur. Âllahu Teâlâ'nın sıfat-ı Zatiyesini, sıfat-ı sübutiyesini, icmali ve tafsili imânın kısaca mânâlarını izah eder. "Bunların cümlesini hepimiz kabul ve
tasdik ettik." denilir. Sonra nikâh yapan şahıs, herkesin ellerini diz üzerine koyup, parmaklar bükülmeden açık olarak
koymalarını ve hareket ettirmemelerini tenbih eder.

Sonra nikâh kıyma işinde bulunan, orada hâzır iseler gelin adayına sorar:
"Bismillâhi ve âlâ sünneti Resûlillah. Allah'ın emri, Peygamberimizin sünneti ve hâzır olanların şahitliğiyle, (filan) oğlu (filanı) -kararlaştırılan mehirle- nikâhlı eşiniz olarak kabul ettiniz mi?"
"Evet» (nikâhla) kabul ettim."
Daha sonra damat adayına sorar:
"Bismillâhi ve alâ sünneti Resûlillah. Allah'ın emri, Peygamberimizin sünneti ve hâzır olanların şahitliğiyle, siz de (filan) kızı (filanı) -kararlaştırılan mehirle- nikâhlı eşiniz olarak aldınız mı?"
"Evet, (nikâhla) aldım."


Şayet gelin ve damadın yerine vekiller varsa, gelin vekiline sorulur: "Allahu Teâlâ'nın emri, Peygamber Efendimizin sünneti, İmam-ı Âzam'ın içtihadı ile ve hâzır olanların şehâdetiyle vekili bulunduğun filan kızı filanın aralarındaki mehr-i müeccel ve muaccele üzerine,filan oğlu filana helâllığa, tezviçliğe vekâletin hasebiyle verdin mi?" der. O da "Vekâletim hasebiyle verdim." der. Sonra erkeğin vekiline döner, yukarıda okuduğunu aynen okur. "Vekili bulunduğun filan oğlu filana aralarındaki mehr-i müeccel ve muaccele üzere filan kızı filanı helâllığa, tezviçliğe, nikâhlığa vekaleti hasebiyle alı-verdin mi?" der. O da "Vekâletim hasebiyle alıverdim." der ve bunu kızın ve oğlanın vekiline, yukarıdaki gibi tekrar ederek "Verdin mi?", "Ahverdin mi?" sözünü üçer kere tekrar ettirir; sonra nikâh duasını okur ve Fatiha ile bitirir.

Nikâh duasının Türkçesi şöyledir: "Allah'ım, bu akdi uğurlu ve mübarek eyle, onlar arasına ülfet, sevgi ve sebat yerleştir, aralarına fitne, nefret ve ayrılık düşürme. Allah'ım, Hz. Âdem ile Havva, Muhammed Aleyhisselâtü Vesselam ve Haticetü'l-Kübra, Hz. Ali ve Fatı-matü'z-Zehra arasını kaynaştırdığın gibi, onların arasını kaynaştır. Allah'ım, onlara sâlih evlad, geniş nzık ve uzun
Ömür ihsan eyle. Rabbimiz! Bizlere eşlerimizden ve nesillerimizden göz nurları bağışla ve bizleri müttakilere öncü eyle. Ey Rabbimiz! Bizlere dünyada ve âhirette iyilik ver, bizi Cehennem azabından koru."


Nikâh akdini -ihtiyaten- diğer mezhep şartlarına da uygun yapmaya çalışmalıdır. Nikâh akdedilip evlenmenin yapıldığını meşru bir yolla, düğün veya benzeri uygun bir merasimle ilan etmek de müstehabdır.

DÜĞÜN

Nikahlanan eşler için düğün yapılması, düğünde israfa kaçmamak şartıyla davetlilere ikram edilmesi sünnettir. Bid'alardan, haramlardan uzak düğünlere davet edildiginde icâbet etmek ise, vacip dere cesinde bir sünnet-i müekkededir.
Düğün yemeğine zengin-fakir ayırımı yapılmaksızın tanıdıklar davet edilmelidir.


Ebû Hüreyre (r.a.), Peygamberimizin (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Ziyafetlerin en kötüsü, fakirlerin çağırmayıp, sadece zenginlerin davet edildiği ziyafettir. Kim (düğün dâvetine) icabet etmezse, Allah ve Resulüne âsi olmuş olur." (Buhârî, Nikâh:73)
Düğünde ziyafet vermek sünnettir. Peygamber Efendimiz (a.s.m.), gerek kendi zifaflarında ve gerekse kerîme-i pâkizeleri Hz. Fâtımanın (r.anha) Hz. Ali (r.a.) ile evlenmelerinde ashab-ı kiramı davet etmiş ve ziyafet vermiştir.

Resûlullah (s.a.v.), yeni evlenen Abdurrahman b. Avfa: "Düğün yap, bir koyunla da olsa ziyafet ver." buyurmuştur.
Uzun yolculuktan geldikten sonra, çocuk doğunca, çocuğun sünnetinde, hacdan gelişte, bir evi olduğunda, bir arabası olduğunda bir hayvan kesip ziyafet vermek sünnet olduğu gibi düğünde ziyafet vermek de sünnettir. Bu davranışı sünnet niyetiyle yapmak ise ibadettir ve ayrıca sevabı vardır.

Düğün yemeği en fazla 3 gün verilebilir, 4. gün ise riyadır. Bazı bölgelerde olduğu gibi bir hafta düğün şenliği yapmak, ziyafet vermek, hele eskiden beylerin, paşaların yaptığı gibi, "kırk gün kırk gece" düğün yapmak bid'attır.

Düğünlerde bid'alardan, haramlardan âzami ölçüde sakınmak lazımdır. Allah muhafaza; içki, kadın erkek karışık bulunmak, sazlı çalgılar çalmak, kadın erkek karışık oyna- mak, vs. gibi haram davranışlar, daha başlangıcında "aile binasının temeline" dinamit yerleştirmeye benzer.[/b]

Bu nevi bid'aların bulunduğu düğünlere, şayet o bid'aları kaldırma imkanı varsa, sözü dinlenecekse gitmek lazımdır. Şayet kaldıramayacaksa, haramların ve bid'aların bulunduğu düğünlere gidilmeyebilır. Bu takdirde mesul olunmaz.

Şu var ki, "Düğün günahsız olmaz. Köy, şehir, ağasız olmaz" sözü unutulmamalıdır. Günahın en azıyla kurtarmaya bakılmalı, aile saadeti ve akrabalık bağı için müdarat yolu tu-tutmalıdır. Sıla-i rahmi kesmek daha büyük vebaldir. Şayet  böyle bir tehlike varsa, günahı günah olarak bilmek kaydiyle  gitmek lazımdır. En azından bir tebrik edilip dönülür ve o haram durumlardan dolayı tevbe istiğfar edilir.

Haramların alenen işlendiği ve sakınılmadığı düğünlere gitmek ise, caiz değildir. Gidince de kesin o kötü halleri kaldırmak niyetiyle gitmelidir.

Düğünde Eğlence

Düğün, neş'e ve eğlenme ânı demektir. Bu bakımdan meşru çerçevelerde eğlenmek caizdir.
Asr-ı Saadet'te düğünlerde "zilsiz" olmak kaydıyla def çalınır, savaşlarda şehit olan ashabın kahramanlıklarını dile getiren şiirler söylenirdi.

Buhâri'nin Hz. Aişe'den (r.anha) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şu hâdise nakledilir:
• Hz. Aişe (r. anha) ın terbiyesi altında bulunan bir kızı, ensardan bir kişi ile evlendirmişti. Nebi (s.a.v.), "Yâ Aişe! Hani sizin def çalan ve şiir söyleyen muganniyeniz yok mu? En-sarın böyle oyun hoşuna gider." buyurdu. (Buhârî, c.6, s. 140)

Bir başka rivayette de, "Gelinle birlikte def çalarak şarkı söyleyecek bir cariye göndernıediniz mi?" buyuran Peygamber Efendimiz, Hz. Aişe nin, "Gönderseydik ne diyecekti?' sorusu üzerine "'Size geldik, size geldik. Bizi selâmlayın, size selâm verelim.' desin." buyurdu.

Bu mevzu ile ilgili iki hadis-i şerife daha bakalım.


Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır:

"Nikâhı, camilerde kıyarak ilan edin. Bu ilan vesilesiyle def çalın."
"Helâl ile haram (zina) arasındaki fark, nikâh kıymak, şenlik yapmak ve def çalmaktır." (Neseî, c.6/104)
Bu nevi, zili olmayan def, zurnasız davul gibi nikâhı ilana vesile olan çalgılar eşliğinde ilahiler, kasideler, şiirler söylemek, eğlenmek meşrudur; ancak bu eğlenceyi, kadınlar kendi aralarında, erkekler kendi aralarında yapmalıdır. Kadınların sesleri erkeklere ulaşmamalıdır.

Evlileri Tebrik

Düğüne katılanlar daha sonra evlileri tebrik ederler.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.), rivayetine göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) evlenen bir kimseyi tebrik edeceği zaman şöyle derdi: "Bârekallahü leküm ve hareke aleyküm ve cemmea beynekümafî hayrin." (Allah mübarek etsin ve bereket ihsan etsin. Her ikinizi de iyilikler içinde bir arada tutsun.)

Damat bu şekilde tebrik edildiği gibi, hanımlar da kendilerine ayrılan kısımda gelin hanımı tebrik eder. Hz. Aişe (r.anha) validemiz kendi evliliğini şöyle anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v.) ile evlendim. Annem geldi, beni içeri soktu. Baktım ensar kadınları evdeler. Beni görünce, 'Hayırlı uğurlu olsun, mübarek olsun.' diye duâ ettiler."

Hediyeleşmek sünnettir. Bu hediye, düğün günü verilebileceği gibi, düğün öncesinde ve sonrasında da verilebilir. Bu, ihtiyacı giderici zarurî bir ev eşyası olabildiği gibi evlilerin daha sonra dilediklerince kullanabilecekleri para ve altın da olabilir. bu hediyeleşmek, açık artırma, gıpta ve hased duygularını tahrik etme ve bazılarını mahcubiyet içerisinde bırakacak şekilde olmamalıdır. Bu "hediye verişte" İhlasın ölçüsü, içeri- sine en ufak riyanın ve gösterişin, "desinler ve görsünler" duygusunun karışmamış olmasıdır.


Kaynak: Evlilik Nasıl Olmalı?- Burhan Bozgeyik

12:27 - 15.11.2008 - iz bırakanlar.. {2} - sen de bir iz bırak.)

Aile ve Ahirzaman


Geride bıraktığımız yirminci yüzyılın kolay kolay unutulmayacak yönlerinden birisi de, aileyi ve ailedeki mutlulu-hedef almış olan ifsat komitelerinin çalışmalarıdır. Bu komiteler sinema ve televizyon filmleri, dizi filmler, müzik, tiyatro-,moda, radyo programları, gazeteler ve dergiler, kısaca göze, kulağa, akla, kalbe hitap eden basın ve yayın organları-Insaniyeti ve aileyi "öldürücü" birer silah olarak kullanmışlardır.

gençleri yoldan çıkarmak, gençlik hevesatıyla sefahete sevk etmek, evlilik müessesesini ortadan kaldırmak için çalışan ifsat komiteleri, müstehcenliği, iffetsizliği, nikâhsız beraberligi, aile fertleri arasında bağımsızlığı ve sevgisizliği, başta ana ve baba olmak üzere aile büyüklerine hürmetsizliği ve itaatsizligi alabildiğine teşvik etmişlerdir.

Aile saadetini bütünüyle ortadan kaldırmaya ve aile müessesesini yok etmeye yönelik yıkıcı faaliyetlerin neticesinde ortaya dehşet, verici bir tablo çıkmıştır. Müslüman cemiyetlerde "mutluluk, arslanın ağzında" kabul edilir olmuştur.
Aile, insanın, hususan Müslümanım bir sığınağı, bir nevi cenneti ve küçük bir dünyasıdır. Şu dünya misafirhanesinde insanın teneffüs ettiği, huzur bulduğu, mutluluk depoladığı bir sığınak olan ailenin insan hayatındaki yeri, tıpkı hava, su, güneş gibidir; yani nasıl insan havasız, susuz, güneşsiz yaşayamazsa, ailesiz de yaşayamaz. Yaşasa bile ömür boyu "mutsuzluğun pençesinde" kıvrana kıvrana yaşar.

İnsanı gözüyle, kulağıyla, eliyle, ayağıyla, yüzüyle, bütün azaları, hasseleri ve latifeleriyle "en güzel surette" yaratmış olan Rabbimiz, bu dünyada "güzel bir hayat" geçirmesi için de bütün kaideleri tesbit etmiş, kanunları koymuş, saadet yollarını göstermiştir.
"İnsan" bir tek kelimedir; ama içerisinde erkek ve hanım olmak üzere iki farklı cinsi saklamaktadır. Kâinat ağacının en mükemmel meyvesi olan insan, iki yarım elmanın bir tam elma etmesi gibi. kadın ve erkeğin nikâh bağı ile aile çatısı altında bir araya gelmesiyle "kâmil" ve "fıtrata uygun" mânâsına kavuşmaktadır.


Cenab-ı Hak, erkeği ve kadını ayrı ayrı fıtratlarda yaratmış, mutlu bir yuva kurup, mes'ud bir hayat yaşamaları için her ikisine farklı istidatlar bahsetmiştir. İşte evlilikte mutluluğu yakalamanın ilk şartı, fıtratı tanımak ve ona uygun davranmaktır.
Maddî refahı yakalamış Avrupa ülkeleri başta olmak üzere, bugün dünyada insanlık, mutluluğu, hususan ailede mutluluğu aramaktadır. İnsanlık "mutluluğa aç" hale gelmiştir.

Bugün yüz milyonlarca insanın hasretini çektiği ve durmaksızın aradığı mutluluğu, insanlığın başlangıcından itibaren Allah'ın emirlerine itaat eden mü'minler yakalamışlardır. Başta Hz. Adem aleyhisselam ile 11.  Havva validemiz, sonra, onlarin mutluluğunu kendilerine örnek alan bütün ehl-i tevhid,mutlu bir aile atmosferinde, şu gelip geçici dünya hayatında Cennet'in küçücük bir numunesini yaşamışlardır.

Mutluluğu yakalamanın bir başka şartı da, kim olduğunu,nereden gelip nereye gittiğini bilmek, kısaca yaratılış gayesini iyi öğrenmek ve Allahu Teâlâ'nın emirlerine mutî olmaktır.

islâmiyet, eş seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlardan "söz kesme"ye, nişan ve nikâh âdabından evlilik sonrası hayata, çocukların yetiştirilmesinden sosyal çevre ile münasebetlere varıncaya kadar aile hayatının her safhasıyla ilgili temel kuralları belirtmiştir. Bu kurallar aynı zamanda "mutluluk reçetesidir. îşte mutlu aile, bu temel kuralları bilen ve ona göre hareket eden fertlerden meydana gelir. Bu mükellefiyetleri bilmek beraberinde mutluluğu, maddî ve manevî refahı huzuru, sevgiyi getirir.

Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:
"Allahu Teâlâ hir ev halkına hayır muraâ ettiğinde, onları dinde fakih kılar. Küçükleri, büyüklerine hürmet eder. Onlara rızıkları hususunda kolaylık verir ve nafakalarında iktisatlı kılar. Kendilerine ayıplarını gösterir ve onlar da hemen tövbe ederler. Allahu Teâlâ hir ev halkına da hayırdan başkasını murad ederse, onları kendi hallerine bırakır." (Râmuz-el Ehadıs, c.l, s.27, hadis no, 10)

Hadiste belirtildiği üzere Allah'ın hayır murad ettiği aile, dinini bilir ve küçük, büyüğüne hürmet eder. Böyle olursa ne olur? Cevabı yine hadiste var: Rızık bollaşır. İktisat olur. Aile fertleri günahlarına tevbe ederler.
İslâm âlimleri, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere dayanarak rızkın yüzde doksan dokuzunun ana ve babaya hürmette; kadının, kocasına hürmetinde ve erkeğin, aile efradına şefkatinde olduğunu belirtmişlerdir.

Bu dünya, lütuf ile kahrın mezc olduğu bir mekandır, imtihan gereği insan hayatta her şeyle karşılaşır. Maddî sıkıntı, hastalık, çocukların meşgaleleri, "çağdaş hayat"m getirdiği stres, türlü problemler. Bütün bunlar ailede mutluluğu zedeleyici unsurlardır. İslâmiyet, bu hastalıklar, sıkıntılar ve ailede mutluluğu sarsabilecek "virüs"ler karşısında "koruyucu" ve "sıkıntıyı giderici" esasları da belirtmiştir.

Kısaca ailede mutluluk, İslâmiyeti bilmek ve yaşamakla paralel gitmektedir. Mutluluğu yakalamanın yolu, İslâmiyeti ve Allah'ın seçtiği ve beğendiği İslâm dininin "mutlu aile" için koyduğu kuralları bilmekten geçmektedir.


Bir binanın temeli sağlam olmazsa, isterse duvarları altınla kaplansın ne fayda. İşte onun için biz, mevzuu temelinden ele aldık. Yani eş seçiminden, eşlerde aranılacak vasıflardan yola çıktık. Daha sonra temel üzerine "mutlu aile binası"nı inşa etmeye çalıştık. Kız isteme, nişan, nikâh, düğün, ilk ge-l e, eşlerin hakları ve vazifeleri, çocukların terbiyesi, akraba-larla münasebetler, sosyal münasebetler, ev idaresi, evlilik ha-v.uıııda karşılaşılan problemler ve çözüm yolları diye.

islâmiyette "mutlu aile" denince, "mutluluk" kavramının ebediyete kadar uzandığını unutmamak lazımdır; yani mutluluk mezara kadar değildir, ebediyete kadardır. Ölüm sonrası hayatta da Allah'ın lütfuyla devam edecek bir mutluluk. Bu mutluluğun lezzetini, derecesini ve büyüklüğünü mü'min olmayanların bilmesi ve hissetmesi bir yana, hayal etmeleri bile mümkün değildir.

Yuvalarımızın, Hz. Âdem (aleyhisselam) ile Havva validemizin, Peygamber Efendimizle (aleyhisselatü vesselam) Hz. Hatice (radıyallahü anha), Hz. Aişe (radıyallahü anha) validelerimizin, Hz. Ali (radiyallahü anh) ile Hz. Fatıma (radiyalla-hü anha) validemizin ve daha milyonlarca örnek büyüklerin tattığı ve onları örnek alan ailelerin yaşadığı mutlulukla, güzellikle, sevinçle dolu olmasını Cenab-ı Hak'tan niyaz ederek, takdim ediyorum.

Kaynak: Evlilik Nasıl Olmalı- Burhan BOZGEYİK

12:22 - 15.11.2008 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

EN GÜZEL İSTEME ŞEKLİ


Cenâb-ı Hak, hem Sultân'dır, hem Rab'dır. Rahmetiyle her bahar mevsiminde hazîneler veriyor.

Rabbimizden isteyelim. Neyle isteyelim? O'nu medhederek isteyelim. En güzel isteme şekli budur. Medhetmenin de en mükemmel şekli Fâtiha-i Şeriftir. Medih, bizzat kendisi duadır. Bu kâinat hazînesini açacak anahtar "Elhamdülillah" kelimesi ile başlamaktadır. Onun için "Elhamdülillah" ile istemek lâzımdır.

Şimdi de, her namazda ve her rek'atta tekrarladığımız Fatiha sûresinin kısa ma'nâsına ve onun evveli olan Besmele-i Şerîfe'ye bakalım

İnsânın iki çeşit ibâdeti vardır. 1. Gaibâne, 2. Hâzırâne... Namazda bu iki çeşit ibâdet de mevcûddur. İnsân namazın içerisinde bu iki çeşit ibâdeti de yapmaktadır.

İnsân namazda evvelâ, "Eûzü billahi mine'ş-şeytânirracîm" demekle büyük düşman olan şeytândan Allah'a sığınır. "Seni sevmeyen düşmandan kaçtım, Sana sığındım" der.

Besmeleden "İyyâke na'büdü'ye kadar gâibâne ibâdet eder. Medh ü sena eder. "İyyâke na'büdü'den "Gayri'l-mağdûbi aleyhim"e kadar hitâb makamıdır. Namazdaki inşân, doğrudan Cenâb-ı Hak'la muhâtab olmakta, "Yalnız Sana ibâdet ederiz", "Yalnız Sana sığınırız" demektedir.
O son kısım da ikiye ayrılmaktadır: 1. Doğrudan doğruya hi-tâbtır: "İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn" diyerek. Diğeri ise münâcattır, yalvarmaktır.

Besmele-i Şerîfe'deki "Allah'dan murâd nedir? Allah: "Ma'bûd" demektir. Ma'bûdun ma'bûd olabilmesi için; kânun yapma salâhiyyetine sâhib olması lâzım. O zaman o Mâ-bûd'un ismi "Hâkim" olur. Kânuna bütün ahâlinin itaat etmesiyle de ismi "Ma'bûd" olur. Bu iki ma'nânın toplamıyla ismi "Allah" olur.

Allah'ın Allahlığını âleme kabul ettirmesi gözle görülüyor. Nedir o? Âleme bir kânun koymuş: Fıtrî kânun. Bir de insânın vücûduna kânun koymuş: Ene... O konulan kânunlara karşı bütün mevcudat itaat eylemiş. Kimse isyan etmez. Hem kânunu koyan Allah'tır, hem kânuna karşı bütün mahlûkâtı dize getiren yine O'dur. Öyleyse, bu âlemde görülen bu hâl isbât ediyor ki; perde-i gayb arkasında bir Ma'bûd-i bilhak var. Onun adı ise Allah'tır (Celle celâlühû). Vâcibü'l-Vücûd'dur. Bunu neyle isbât edeceğiz: Âlemde işleyen bir kânun var. O kânuna karşı itaatin varlığını neyle isbât edeceğiz: Kâinattaki tesânüd (dayanışma), teânuk (işbirliği içerisinde kucaklaşma), teâvün (yardımlaşma) bunun delîlidir.
Yağmur ve güneş yerin imdadına koşmaktadır. Yıldızlar yerin imdadına gelmektedir. Bütün otlar hayvanların imdadına koşturuluyor. İnşânın yediği yemekler vücûda girdikten sonra bütün hücrelerin imdadına koşturulmaktadır.

Kâinatta bu şekilde büyükten küçüğe bir yardımlaşma var. İşte bu yardımlaşmaya "Bismillah" kelimesi işaret etmektedir. Hepsini birbirinin yardımına koşturan Allah 'tır... Çünkü, Hâkim-i Âlem "bir" olmazsa, eğer o kânun bir Zât'tan sudur etmezse, eğer âlem de o kânuna itaat etmeseydi, âlem birbirinin imdadına koşmazdı. Bir tek âmirin emriyle birbirinin imdadına koşuyorlar. İşte inşân şu noktaya bakıp tefekkür etmekle mükelleftir.

Kâinattaki tesânüd, tecâvüb (cevâb vermek), teânuk (birbirinin boynuna sarılmak, kucaklaşmak), teâvünden doğan bir sır var. O da nizâm-ı âlemin bir olmasıdır. O nizâmın arkasından hâkimiyyet görünüyor. Hâkimiyyetin arkasından bir tek Ma'bûd'a itaat görünüyor. Onun arkasından bir tek Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd'un Ma'bûdiyyeti ve Hâkimiyyeti görünür ki, bu iki vasfa hâiz Zât'ın adı "Vâcibü'l-Vücûd" denilen ALLAH' tır.


RAHMAN: Cenâb-ı Hak Rahmandır, yâni Rezzâk'tır. Rahman ismiyle Arş'ın üstüne tecellî ediyor. Bütün âlemdeki tecelliyât Rahman isminin tecellîsinden geliyor. Ve bütün bu Arş'ın üstündeki tecelliyât-ı Rabbâniyyenin netîcesi, küre-i Arz'daki mahlûkâtın rızkıdır. Güneş pervane gibi döner. Yıldızlar döner. Bu âlemdeki çarh-ı deveranın netîcesi; küre-i Arz'daki inşân, hayvan, ot (dört yüz bin çeşit hayvan ve bitki) için hazınlanıp getirilen rızıktır. Her birisinin silâhlan, elbiseleri, rızıkları ayrı ayrıdır. Demek birisi var, dört yüz bin çeşit mahlûkâtın bütün ferdlerinin, suyunu, yiyeceğini, elbisesini, silâhını veriyor. Sonra da ölüyorlar...
Ayı avı yiyor, vücûdunda yağ oluyor; kışın altı ay onu idare ediyor. Bitkiler ve hayvanlar bu şekilde rızıkça da birbirlerine benzemiyorlar. İşte "BismillâhirRahmân" kelimesindeki 'Rahman" buna işaret etmektedir.

RAHİM:
Şefkatli demektir. Ucu inşâna dayanıyor. Bütün mevcudat inşâna hizmet eder. Bütün âlemîn inşânı tanıması mümkün olmadığına göre, demek inşânı tanıyan bir Zât, âlemi ona hizmetkâr ediyor. Bütün âlemi inşânda toplamış. Bin bir isminin tecellîsine mazhar etmiş. Ebedî âlemi de insâna hizmetçi etmiş ve onu Cennet'e da'vet etmiş.

İnsânın bütün arzuları bu dünyâda tatmîn olmamaktadır. Demek, inşân ebede namzettir. Namazın içindeki âbid, hamde başlıyor, "Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn" diyor. Böylece Fatiha'yı okuyor. Bu mübarek sûrenin cümlelerine bakalım:

"Rabbü'l-Âlemîn" (Bütün âlemleri terbiye eden, tedbirini gören, besleyip büyüten.}. Yani zerreden güneşe kadar herşeyi yoktan var etti. Herşeyi yavaş yavaş kemâline kavuşturdu. Kemâline kavuşturduktan sonra öldürüp âlem-i âhirete gönderir. Kâinatta tekâmül kânunu vardır. Kemâline kavuşturduktan sonra her şey ölür. Öyleyse bütün âlemi vücûdça, rızıkça, kemâlâtça terbiye e-den bir "Rab" var, o da Allah'tır.

"Errahmânirrahîm"
: Daha önce Rahman ve Rahîm'm ne ma'nâya geldiğini görmüştük.

"Mâlikî yevmü'ddîn" (Din gününün, her amelin karşılığının verildiği âhiret gününün sahih ve Mâlikidir.)-. Hakkın bâtıldan ayrılacağı ceza gününün sahibisin. Mü'minleri Cennetle, kâfirleri Cehennem'le cezalandırırsın.

Buraya kadar "gaibâne bir muamele" ile Allah'a sığındın... Bu gâibâne muamele bittikten sonra düşünüyorsun: Allah, Rahman, Rahîm...

"İyyâke na'büdü": Sana ibâdet ediyoruz. "SANA" diyorsun. "Na'büdü" (Biz ibâdet ediyoruz) diyor. Âlemle, ehl-i tevhîdle, zerrât-ı vücûdumla beraber... "Sana" diyor. Görür gibi hitâb ediyor. Esmanın Müsemmâsıyla konuşuyor.

"İyyâke nestaîn": Rızkımızı Senden istiyoruz. Sana sığınıyoruz.

"İhdina's-sırâta'l-müstakîm": Bizi Sırat-ı müstakime hidayet eyle. Cennet'e kavuşturucu yola kavuştur.

"Sırâtallezîne en'amte aleyhim":
O da, peygamberlerin, sıddıkinlerin, şehitlerin ve sâlihlerin yoludur.

"Gayri'l-mağdûbi aleyhim": Gazaba uğrattığın Yahûdîlerin yoluna değil...

"Veleddâllîn":
Senin doğru yolundan sapmış Hıristiyanların yoluna da değil...

Demek ki namaz neymiş? Bir mü'min namaza durduğu zaman ne yapmış, ne demiş olmaktadır? İlk önce; bütün kâinatın rızkını veren, âlemin ve insânın rızkını veren, mü'minlere Cennet gibi bir nimeti hazırlayana karşı "Allahu Ekber" diyerek, sağ eliyle dünyayı,sol eliyle ahireti arkasına atarak tekbir ile el bağlamaktır.


Gençliğin İlmihali-Burhan Bozgeyik.

09:00 - 18.10.2008 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

ÖLÜMÜ ANMAK HAKKINDA HADİSLER


Konu ile ilgili ayetler
 
-> "Herkes ölümü tadacaktır. Kıyamet günü mükâfatınız tamamiyle verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa, o kimse muradına erer. Dünya hayatı aldatıcı bir melâdan başka bir şey değildir". (Âl-i İmran, 185)

-> "Onların ecelleri gelince ne bîr saat geri kalırlar, ne de ileri giderler". (Nahl, 61)

-> "Hiç kimse yarın ne kazanacağını, hiçbir nefis de nerede öleceğini bilemez". (Lokman, 34)

-> "Ey mü'minler! Mallarınız, çoluğunuz, çocuğunuz, sizi Allah'ı zikretmekten alıkoymasın. Zira bunu yaparsa muhakkak o hüsrana uğrayandır. Birinize Ölüm çatıp da "Ey Rabbim! Benim ölümümü biraz geciktirsen de sadaka verip salihlerden olsam demeden önce, bizim size vermiş olduğumuz rızıklan infak edin. Allah belirli zamanı gelince hiçbir nefsi geri bırakmaz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır". (Münâfıkûn, 9-11)

-> "Nihayet onlardan her birine ölüm gelip çatında(tekrar tekrar şöyle) diyeceklerdir: rabbim beni (dünyaya) geri gönder. Ta ki zayi ettiğim ( ömrüm) mukabilinde iyi amel (ve hareket) de bulunayım. Hayır,hayır, onun söylediği bu söz (hakikatte) boş laftan ibarrettir. Önlerinde ise diriltilip kaldırılacakları güne kadar (kalmalarına mani) bir engel vardır. Sura üfürüldüğü zamanda artık aralarında o gün(böbürlenecekleri) soyları soplar(ı) olmadığı gibi (birbirinin halini) de soruşturmazlar onlar. Artık kimin sevap tartıları ağır gelirse onlar korktuklarından emin, umduklarına nail olanların ta kendileridir. Kimin de tartıları hafifi gelirse ,onlar kendilerine yazık edenlerdir. Onlar cehenemde ebedi kalıcıdırlar. Cehennemin ateşi yüzlerine vurup yakacak.orada onlar dişleri sırıtıp kalacaktır.

Onlara "Benim ayetlerim size okunurdu da onları yalanlar dururdunuz" denir. Onlar derler ki: 'Ey Rabbimiz! Şakavetimiz -bedbahtlığımız- bize galebe çaldı, biz de sapkın bir kavim olduk. Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer tekrar önceki küfür hâlimize dönersek, biz gerçekten kendimize zulmetmiş oluruz. Allah buyurur ki; "Orada zelil ve hakir bir halde susunuz, birşey demeyiniz. Çünkü kullarımdan bir taife, "Ey Rabbimiz! îman ettik, bizi yarlığa ve bize acı, sen merhamet edenlerin hayırlısısın" dedikleri halde, siz onları o eğlence edindiniz, hatta bu beni hatırlamayı size unutturdu. Siz onlara (istihza) ile gülüyordunuz. Sabrettiklerinden dolayı bugün onları mükâfatlandırdım. Onlar muradlarına ermişlerdir. Cenab-ı Hak "Yeryüzünde kaç sene kaldınız?" buyurdu. Onlar "Bir gün veya bîr günden daha az bir vakit kaldık, sayanlara sor" dediler. O da şöyle dedi: "Pek az bir müddet' kaldınız. Bunu bilseydiniz. Bizim sizi abes olarak yarattığımızı ve bize döndür ülmeyeceğ in izi mi sandınız?". (Mü'minûn, 99-115)

-> Onlardan birine ölüm gelince, "Ey Rabbim! Beni dünyaya döndür de bıraktığım amellere karşılık iyi işler yapayım" dır. Hayır, hayır! Bu onun diline doladığı bir sözdür. Haşrolunacaklan güne kadar onların arkalarında berzah vardır, dönemezler. Sur'a üfürülünce o gün aralarında nesebler kalmaz. Birbirlerinin hallerini araştırıp soramazlar. Kimlerin mizanı ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin mizanı da hafif gelirse, işte onlar "Allah'ın zikrinden ve kendilerine inmiş olan haktan dolayı mü'minle-rin kalplerinin yumuşayacağı zaman gelmedi mi? Kendilerinden önce kitap verilip de müddet uzadığı için kalpleri katılaş-an kimseler gibi olmasınlar. Zira bunlann çoğu fâsıktirlar". (Hadid, 16)
 
Konu ile ilgili hadisler
 
574. İbn Ömer (r.a) der ki: "Rasûlullah (s.a) omuzumu tuttu ve "Dünyada bir garib (veya bir yolcu) gibi yaşa" buyurdu.
İbn Ömer de (r.a) şöyle derdi: "Akşama ulaştığında sabahı, sabaha kavuştuğunda da akşamı bekleme. Hastalığın için sıhhatinden, ölümün için de hayatından istifade et". (Buhârî rivayet etmiştir).
 
575. İbn Ömer'den (r.a) Rasûluliah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Vasiyyet edecek bir şeye mâlik olup da iki gece hayatla olan müslü-manın vasiyeti yanında yazılmış olması lazımdır". (Buhârî ve Müsüm rivayet etmiştir). [165]
 
Bu Buhârî'nin naklettiği lafızdır. Müslim'in rivayetinde "Üç gece hayatta kalan" lafzı vardır.
îbn Ömer de der ki: "Bu hadisi Rasûlullah'tan işittiken sonra bir gece de olsa vasiyetim yanımda olmadan gecelemedim".
Hadisimiz her müslümanın vasiyetini hazır bulundurmasına delildir. Kişi ecelin ne zaman geleceğini bilemez. Bunun için ölümü hiçbir zaman unutmamalidr. Hayat boyu biriktirdiği malından, teberru şeklinde yapacağı vasiyetin hazır bulundurmasını âlimlerimiz müstehab görmüşlerdir. Edilecek vasiyet dinî birkonuda ise, bu vasiyetin hazır bulundurulmasını vacip görmüşlerdir. Hadisimizde "iki üç gece" gibi lafızlar azlıktan kinayedir. Yani az bir zaman da olsa vasiyetini yapmadan dünyada yaşamamalıdır.
Böylece vasiyetin yalnız hastalara has bir iş olmadığı da anlaşılmış olmaktadır.
îbn Ömer'in hareketinden de ashabın Rasûlullah'ın emir ve tavsiyelerine nasıl sarıldıkları görülmüş olmaktadır.

576. Enes (r.a) der ki: Rasûlullah (s.a) bir takım çizgiler çizdi ve "Bunlar insan(ın amelî), şu da onun ecelidir. Bu vaziyette iken en yakın çizgi karşısına geliverir" buyurdu. (Buhârî rivayet etmiştir).

 
577. İbn Mes'ûd (na) der ki: Rasûliıllah (sa) bir dörtgen ve onun ortasından itibaren dışarı uzanan bir çizgi çizdi. Sonra ortadan dışarıya uzanan çizgiyi keserek; içeriden itibaren bir takım çizgiler çizdi ve "Şu insandır. Şu da onu kuşatan ecelidir" veya onu kuşatmıştır buyurdu: Bu dışarı uzanan da emeli (arzusu) dir. Şu küçük çizgiler de birtakım arızalardır. Bu arızalardan biri insanı rahatsız etmezse öbürü gelir çatar. O da olmazsa bir başkası gelir rahatsız eder, biri yanılsa diğeri ulaşır". (Buhâri rivayet etmistir)
 
Rasûlullah anlattığı bir meselenin muhataplarınca iyice anlaşılması için tasvirlere başvurmuştur. Kur'an-ı Kerim'de de aynı metod izlenmiştir.
Hadisimiz, uzun arzulardan uzak kalınmasına işaret etmektedir.  İnsanı eceli her taraftan kuşatmıştır. Kaçacak hiçbir yeri yoktur. Belirlenen vakit geldiği an eceli onu bulacaktır, insan ecelinin çizmiş olduğu kare içinden dışarıya çıkamamaktadır. Hayır ve şer yollarında ilerlese de eceline doğru yaklaşmaktadır.! Bu serüveni esnasında insana hastalık, açlık, susuzluk, fakirlik... gibi afetler de saldırmaktadır. Kişinin ulaşmaya çalıştığı arzuları ise ecelin çizdiği kareden dışarda çok uzaklardadır, insan arzularının son noktasına hiçbir zaman ulaşamayacaktır. Çünkü arzu diğer birini arzuladığından biteviye uzanmaktadır. Bu sebeple de yakalaması güçleşmektedir. Arzularımı yakalayacağım diye çırpınan insanın ondan önce eceli ile karşılaştığı için dünya hayatı sona erer.
Rasûlullah'ın çizdiği şekil hakkında da çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
 
578 Ebu Hüreyre'den (na) rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (sa) şöyle buyurmuştur: "Yedi şey gelmeden önce iyi işlerde acele ediniz: Yoksa siz İnsana kendini unutturan fakirliği mi, isyan ettiren zenginliği mî, vücudu harab eden hastalığı mı, aklı gideren ihtiyarlığı mı, insanı alıp götüren ölümü ti, geleceğin şerlisi olarak beklenen Deccali mi, ya da acıklı ve belası daha şiddetli olan kıyamet gününü mü bekliyorsunuz?". (Tirmizî rivayet etmiş ve hadis hasendir demiştir).
 
Hadisimiz, Ömrü bereketlendiren hayırlı amelleri teşvik etmektedir. Rasûlullah asm hadiste insanın düşmanlarını belirtmiştir. Bunların kişiye ne zaman saldıracakları hiç de belli değildir. Onlar fakirlik, hastalık, ihtiyarlık, Ölüm... gibi şeylerdir.
Fakirlik kişiyi unutkanlığa iler. Şafiî şöyle demiştir: "Eğer bir soğana muhtaç olsaydım, ilimden bîr mesele bile öğrenemezdim".

Zenginlik insanın taşkınlığına sebep olabilir. Zenginlik sebebiyle insan haddi aşar, haram sınırını çiğner, halka ve yaratana karşı isyana yönelebilir. Tarih zenginlik sebebiyle küstahlık yapanların örnekleri ile doludur.

Hastalığın da vücudu harab ettiği, ibadet ve tâat etmeye güç ve takat bırakmadığı aşikardır. Bu sebeple sıhhatli günlerde hastalık anları için amel biriktirilmesi tavsiye edilmiştir.
İnsanın aklını gidermesi, şuurunu bozması nedeniyle ihtiyarlık da bir düşmandır.

Deccal'den ise ancak Allah'ın yardım ettiği kişiler kurtulabilir.
Tüm bu düşmanlar kişiyi çepeçevre sardığı ve her birisi ölüm tuzağı kurduğu halde insan salih amelden nasıl uzak durabilir?
Bir hadisinde de Peygamberimiz; "ikî nimet vardır ki, insanların çoğu onların kıymetini bitmezler. Bunlar sıhhat ve boş vakit" buyurmakla vaktin değerlendirilmesine dikkat çekmiştir.
 
579. Ebu Hüreyre'den (ra) Rasûtullah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet
edilmiştir: "Lezzetleri yok eden ölümü çok hatırlayınız". (Tirmizî rivayet etmiş ve hadis hasendir demiştir)
 
 
580. Übeyy b. Kâ'b (r.a) der kî: Rasûlullah (sa) gecenin üçte biri geçince kalkar ve şöyle seslenirdi: "Ey insanlar! Allah'ı zikredin. O şiddetli zelzele vuku bulacak (birinci sur üflenecek). Bunu ikincisi takip edecek, ölüm bütün şiddetiyle gelecek".
Bunun üzerine ben "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben sana çok salavat-i şerife getiriyorum, bunun ne kadannı senin İçin yapayım?" dedim. "İstediğin kadar" buyurdular. Ben tekrar "Dörtte biri olur mu?" dedim. "İstediğin kadar, fakat artirsan senin için daha hayırlıdır" buyurdu. Ben yine, "Yarısı olsa nasıl olur?" dedim. Bu defa da yine "İstediğin kadar" dedi. "Fakat artırırsan senin için daha hayırlı olur". "Hepsini sana bağışlayayım" deyince, "işte o zaman Allah senin günahlarını bağışlar, dünya ve ahiret bütün işlerine kân gelir" buyurdu. (Tirmizî hasen olarak rivayet etmiştir).

*Rasûlullah'ın "Ey insanlar, Allah'ı zîkredin." şeklindeki çağrısı, ümmetini gafletten uyandırıp, Allah'ın rızasını anmalarını teşvik içindir. Allah'ı zikir dil ve kalb ile olmalıdır. Bu zikrin semeresi de İyi işleri çok yapmak ve diğerlerinden kaçmak şeklinde görülür. İki sur arasında kırk sene geçeceği söylenmektedir. ölümün sarhoşluğu, kabir ahvali, fitnesi ve azabı hatırlatılarak sakınılması istenmiştir.

Hadisimiz; Allah'ı zikretmenin, Rasûlü'ne salât etmenin faziletine delildir. Kişi salih amelini, bu esnada kibirlenmemesi şartıyla istemek için bir başkasına söyleyebilir.
Şâfîî mezhebine göre, sırf bedenle yapılan İbadetlerde vekalet caiz değildir. Bu amellerin sevabının başkasına hibe edilmesi de caiz değildir.
Rasûlullah'a çok salât u selâm getirilmesi onun şefaatim kazanmaya vesile olur. Her halükârda Peygamberimiz Ümmetini düşünmüş, faydalarına olan amelleri kendilerine öğretmiştir.
Bir kudsî hadiste de yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Beni zikredişi İnsana benden bir şey istemekten manî oluyorsa, o kişiye isteyenlere verilen şeylerden daha faziletli olan şeyleri veririm". Buradan da Allah'ı zikrin, kişinin kendisi için Allah'tan birşeyler istemesinden (duasından) daha faziletli olduğu anlaşılmıştır.
Kişi Allah Rasûiü'ne salât etmekle, Allah'ın rızasını kazanabilir. O'nun rızasını kazanan için de azab korkusu yok olur.

Riyazü's-Salihin

08:32 - 18.10.2008 - iz bırakanlar.. {1} - sen de bir iz bırak.)

A'LA SURESİ 4. ve 5. AYET-İ KERİME'LERİN TEFSİRİ


Vacip Tealâ zâtının, sıfatının ve isminin nekaisten münezzeh olmasının sebep ve delillerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol Rabbin Tealâ'nın ismini tenzih et ki o Rabbin Tealâ ya­rattığı mahlûkatının cümlesinin cinsini, nev'ini ve efradını bir miktar-ı muayyen üzere takdir etti, her birerlerini kendilerine lâ­yık olan ef'âle tevcih etti ve onlara maksatlarına ulaştıracak yol­ları gösterdi.]

Yani; ey Habibim! Şol Rabbin Tealâ'nm ismine ta'zim et ki o Rabbin Tealâ cümle eşyanın cinsini, nev'ini, şahsını, herbirerlerinin miktarını, sıfatlarını ve fiillerini ve ecellerini takdir etti, herbirini tabiatları ve mizaçları icabı ve yaşayabilecekleri veçh üzere ef'âle şevketti.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile takdir; cümle mahlûkata şamildir. Çünkü; Vacip Tealâ gökleri, yıldızları, anâsırı, maden­leri, otları, hayvanları ve insanları miktar-ı muayyen üzere takdir buyurdu, herbirerlerinin cüsselerini, büyük ve küçük miktarlarım, müddet-î bekalarını, sıfatlarını, renk, lezzet ve rayihalarını, güzel­lik ve çirkinliklerini, hidayet ve dalâletlerini takdir etti ki hiçbirisi takdir olunan miktardan ne bir zerre ileri, ne de bir zerre geri ola­maz. Herşey kendi için takdir olunan miktarı muhafaza eder. Bi­naenaleyh; o miktar üzere bulunur.

Vacip Tealâ'nm hidayetine gelince; Allahü Tealâ- herşeydo' bir kuvve-i hassa kabulüne müstaid bir mîzaç halketmiştir. O mizacın kabul ettiği kuvvet bir fiil-i muayyenin sudûruna mahal olur. işte hidayet-i ilâhîye;fiil-i muayyene mahal olan kuvveti halk buyurmasıdır ki o kuvve-i hassa sebebiyle kendi nev'ine mah­sus olan fiile âlet olur. Şu halde takdir : ecza-yı cismaniyede o kuvveti kabule salih bir veçhüzere tasarruf ve eczalarım yekdiğe­rine rabıtla terkib etmektir, Ve hidayet de o cisimde ve ec­zalarında kuvâ halkeimek ve o kuvvânın eseri olan fiile âlet kıl­maktır.

Binaenaleyh; mahlûkattan herbiri kendi nev'ine mahsus olan ef'âlden geri kalmaz. Meselâ tavşan kaçmaktan, tazı kovala­maktan, koyun korkmaktan, kurt tutup onu parçalamaktan  geri durmazlar. Zira: Allahü Tealâ bilûmum mahlûkaatm kendine mah­sus olan menfaat ve mazarratını bildirdi ve hayvanattan herbirini menfaatini aramaya şevketti.

Hatta Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile yılanın (ef'î)  denilen nev'î bin sene yaşayabiliyor ve bin seneyi ikmal ettikten sonra gözlerine körlük arız oluyor.   

Fakat gözlerinin   devası bahçelerde   bulunan ve (razdane) denilen otu gözlerine sürmektir. Binaenaleyh; gözlerine körlük gelince Cenab-ı Hak onu hidayette kılar, hatta kendisiyle otun bulunduğu mahal arasında on günlük   mesafe olsa bile o (razdane) yi arar, bulur. Gözlerine sürer, biiznillâh gözleri açılır. İşte bunun gibi cümle hay­vanatta bu gibi akıllara hayret verecek hidayet-i İlâhî'ye görülür.. Meselâ Örümceğin ev; arının bal ve kuşların yuva yapması hep bu kabil hidayet-i ilâhî'ye cümlesindendir. Erkeği erkek, dişiyi dişi olarak takdir ettikten sonra erkeğin dişiye ne yolda muvasalat ede­ceğini erkeğe ilham etmek ve rahm-i iimmehalta çocuğun duracağı müddeti takdirden sonra zamanı geldiğinde ana rahminden çocu­ğun çıkmasını ilham etmek, hidayet-i İlâhî'ye    cümlesindendir ve hayvanın rızkını takdirden sonra bilûmum hayvanatın kendi rız­kının kisbini ilham etmek ve kisbe liyakat vermek ayn-ı hidayet­tir. Hayır ve ser yollarım takdirden sonra her iki yolu beyan et­mek üzere deliller koymak, enbiya vasıtasıyla beyan etmek, kitaplar inzaliyle yolları göstermek Vacip Teala'nın kullarına hidayeti cümlesindendir.



Velhasıl bu âyet-i celiie arş-ı a'ladan tahtesseraya kadar gök­lerin, yıldızların, anâsır-ı erbaanın ,hayvanların, madenlerin, otların ve sair mahiûkatın cümlesinin takdirine ve hidayetine şamil olduğu cihetle tefsirini tafsile ciltler dolusu kitaplar vasi olamaz.

Hulasatu'l- Beyan.

09:00 - 14.10.2008 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

HADİS-İ ŞERİFLERDEN SEÇMELER


Ebu Hureyre'den Rasulullah şöyle buyurdu: "Konum olarak insanların en kötüsü dünyası için ahiretini değiştirendir ve verendir.

Ibn Mes'ud'dan (ra) Rasûlullah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kim sıkıntıya düşer de halini insanlara açarsa sıkıntıdan kurtulamaz. Fakat düştüğü sıkıntıyı Allah'a havale eden kimseye Allah er veya gecinden bir rızık verir". (Ebu Dâvud ve Tİrmizî rivayet etmişler ve Tirmizî hadis hasendir demiştir)

Ebu Abdullah Zübeyr b. Avvâm'dan (ra) Rasülullah'ın (sa) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Sizden birinin ipini alıp dağa gitmesi ve arkasına odun yüklenip getirerek satması ve Allah'ın bu suretle o kimsenin onurunu koruması, istediği verilse de, verilmese de halktan dilenmesinden daha hayırlıdır". (Buhârî rivayet etmiştir


Hz. Âişe (r.a.)’dan rivayet olunduğuna göre: “Kim Kevser ırmağının sesini dinlemek isterse, parmaklarını kulaklarına tıkasın!” demiştir.- >bu hadisi daha önce paylaşmışmıydık?


Efendimiz asm söylüyor,Hz aişe ye gösteriyor..kulağınızı tıkayın.o sesi bir dinleyin..kevser havuzunun sesi o dur..Cenab-ı Hakk Kevser havuzunun sesini herkesin kulağına koymuş.
deneyince insanı rahatlatan bir ses..gürül gürül.!.

08:58 - 14.10.2008 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

Sonraki Sayfa
..

"Döküver içini bu yerlerin Rabbine..

Döküver ki hep üzerine rahmetler ine,

Rahmete dönüşür,Ona ulaşan ah-u vah!"

********************

Az ye,az uyu,az iç,

Ten mezbelesinden geç,

Dil gülşenine gel göç,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.!

Arif onu seyreyler.

********************


KURAN KERİM-Abu Bakr Al-Shatery




*ANANE SAYFA


*ÇOK KISA CV


*ZAMAN MAKİNASI(sadece geçmişe gider.. nam-ı diğer ARŞİV)

*Bağlantılar*

http://www.tahsiye.com


Muhammedilerin İlim Yurdu

Risale-i Nur Külliyatı Arama




*SON YAZILARRR*

- İKİNCİ MEYVE
- Saltanat Allah'a şahit, göklerin ve yerin orduları Allah'
- Müstehap Dualar
- İttihad-ı İslam
- Nikah ve Düğün
- Aile ve Ahirzaman
- EN GÜZEL İSTEME ŞEKLİ
- ÖLÜMÜ ANMAK HAKKINDA HADİSLER
- A'LA SURESİ 4. ve 5. AYET-İ KERİME'LERİN TEFSİRİ
- HADİS-İ ŞERİFLERDEN SEÇMELER
- BİDA'T HAKKINDA
- Ana Baba Ve Eğitimcilerin Yapmaları Gereken Vazifelerle İlgili E
- DÜNYADAN YÜZ ÇEVİRMEHAKKINDA HADİSLER
- NEFSİN TERBİYESİ HAKKINDA HADİSLER
- NEFSİN TERBİYESİ HAKKINDA HADİSLER-1

*******

Arkaplanını Sen Belirle

ZEMIN RENK
SON DAKİKA HABERLERİ

************************ **************************

****************************

BİR HADİS.)

****************************
***************************
Türkçe - ingilizce Sözlük
ç - ý - ð - ö - þ - ü
Kelime:
Türkçe'ye ingilizce'ye

nErEyE GİDİYORSUNN:

peki kal sağlıcakla..

Allah'a emanet ol.


Cursors