"DUA Ve/VeYa HAYAL DEFTERİ.."

Peygamber Efendimiz asm ve Dedesi Abdulmuttalip

 

Abdulmuttalib Dedenin Peygamberimiz (a.s.)ın Üzerine Kanat Gerişi

 

Abdulmuttalib Dede; babasız ve anasız kalan torununu yanına alıp şefkatle bağrına bastı.

Oğullarından hiçbirine göstermediği şefkati ona gösterdi. Onun üzerine kanat gerdi, titredi durdu.

Abdulmuttalib Dedenin; uyurken veya odasında yalnız iken, yanına hiç kimse giremez,Kabe'nin Hicr'inde serili minderine de, kendisinden başkası oturamazdı.

Fakat, Peygamberimiz (a.s.) dedesinin yanından hiç ayrılmaz; odasında yalnız olduğu, uyuduğu sırada bile, dedesinin yanına serbestçe girer çıkardı.

Kabe'nin gölgesinde serili minderin üzerine-babalarına tazim ve saygılarından dolayı-oğullarından hiçbiri oturmaz, çevresinde dururlarken; Peygamberimiz (a.s.) gelip dedesinin minderine serbestçe otururdu.

Amcalarının, kendisini minderden çekmek için tuttuklarını gördüğü zaman, Abdulmuttalib:

"Bırakınız oğlumu!Vallahi, onun büyük bir hal ve şanı vardır!" der, minderinin üzerinde yanına oturtup sırtını eliyle sıvazlar, o ne yapsa hoşuna giderdi.

Peygamberimiz (a.s.), yine bir gün, dedesinin Hicr'de serili minderinin üzerine oturmuş, bir adam çekip kendisini minderden kaldırınca, ağlamaya başlamıştır.

Abdulmuttalib:

"Oğlum ne için ağlıyor?" diye sordu.

"Mindere oturma isteğine engel olundu!" dediler.

Abdulmuttalib:

"Bırakınız oğlumu! Minderin üzerine otursun! Herhalde o, kendisinde bir şeref duyuyor. Onun ne kendisinden önce geçmiş, ne de sonradan gelecek hiçbir Arab'ın erişemeyeceği bir şerefe ereceğini umuyorum!" dedi.

Abdulmuttalib Dede bu sevgili torununu yanına almadıkça yemek yemez;

"Oğlumu yanıma getiriniz!" der, yanına getirtirdi.

Yemeği getirildiği zaman da onu yanına alır, bazan da dizine oturtup yemeğin en nefisini hep ona yedirir, o gelmedikçe yemeklere el sürmez, onun gelmesini bekler, sırtını sıvazlar, başını ve ağzını öper, sözleri ve hareketleri hep hoşuna giderdi.

Edep ve terbiyesine de çok dikkat ederdi.

Peygamberimiz (a.s.), sekiz yaşına kadar, yani Abdulmuttalib dedesinin vefatına kadar, onun yanında kaldı.

 

Müdlic Oğullarının Peygamberimiz (a.s.) Hakkındaki Teşhisleri

 

Peygamberimiz (a.s.) bir gün çocuklarla oyuna dalarak Redm'e kadar varıp dayanmışlardı.

Orada, Müdlic oğullarından bir cemaat, Peygamberimiz (a.s.)ı yanlarına çağırdılar.

Kendisinin iki ayağına baktılar ve izini izlediler.

O sırada, Abdulmuttalib'le karşılaşıp kucaklaştılar.

Abdulmuttalib'e:

"Bu çocuk senin neslinden midir?" diye sordular.

Abdulmuttalib:

"Oğlumdur" dedi .

Müdlic oğulları:

"Onu iyi koru! Çünkü, biz, Makam'daki ayak izine bununkinden daha çok benzeyenini görmedik" dediler.

Abdulmuttalib, oğlu Ebu Talib'e:

"Bak! Bunlar ne söylüyorlar? İşit!" dedi.

Bunun için, Ebu Talib, Peygamberimiz (a.s.)ı titizlikle korur dururdu.

Müdlic oğulları; kıyafet, alâmet ve ayak izlerinden anlamaktaki maharetleriyle tanınırlardı.

Makam-ı İbrahim, üzerinde İbrahim (a.s.)ın iki ayağının izi bulunan mübarek bir taş olup,

Kur'ân-ı Kerîm'de de "Makam-ı İbrahim" diye anılır.

 

Necran Uskufunun Peygamberimiz (a.s.) Hakkındaki Teşhisi

 

Abdulmuttalib, bir gün, Kabe'nin yanında, Hicr'de oturuyor, kendisinin dostu olan Necran uskufu da yanında bulunuyordu.

Uskuf, söz arasında:

"İsmail oğullarından gelecek olan son peygamberin sıfatını kitablarda bulduk. Kendisinin doğum yeri burasıdır. Sıfatları da şöyledir, şöyledir" diyerek onları birer birer saydığı sırada, Peygamberimiz (a.s.) oraya geliverdi. Uskuf ona baktı. Onun gözlerine baktı, arkasına baktı, ayaklarına baktı da:

"İşte o, budur! Bu çocuk senin neslinden midir?" dedi.

Abdulmuttalib:

"Oğlumdur" dedi.

Uskuf:

"Biz onun babasını kitablarda sağ bulmadık!?" dedi.

Abdulmuttalib:

"O, benim oğlumun oğludur! Bu daha doğmadan, annesi buna hamile iken, babası vefat etmişti" deyince, uskuf:

"Şimdi doğrusunu söyledin!" dedi.

Abdulmuttalib, oğullarına:

"Kardeşinizin oğlunu iyi koruyunuz! Onun hakkında söylenilen şeyi işitmiyor musunuz?" dedi.

 

Abdulmuttalib Dedenin Peygamberimiz (a.s.) Hakkında Ümmü Eymen'i Uyarışı

 

Peygamberimiz (a.s.)ın dadısı Ümmü Eymen Bereke derki:

"Resûlullah (a.s.)a bakarken, bir gün, dalmışım, onun yanımdan uzaklaşıp gittiğini bile­memişim.

Abdulmuttalib birdenbire başucuma dikildi.

'Ey Bereke!' dedi.

'Buyur!' dedim.

'Oğlumu nerede buldum, biliyor musun?' dedi.

'Bilmiyorum!' dedim.

'Oğlumdan gaflet etme!Onu sidre ağacının yakınında, çocukların yanında buldum.Kitab Ehli olanlar [Yahudiler ve Hıristiyanlar], bu oğlumun bu ümmetin peygamberi olacağını söylüyorlar.Ben oğluma onların zarar vermeyeceklerinden emin değilim1 dedi ."

 

Peygamberimiz (a.s.)ın Kaybolan Develerini Bulup Getirişi

 

Kindir b. Saîd, babası Saîd'den; Betiz b. Hakîm'in babasının da, dedesi Muaviye b. Hayda'dan görgüye dayanan rivayetine göne, demişlerdir ki:

"Cahiliye devrinde yaptığım hacda,Beytullah'ı tavaf ettiğim sırada, bir adam gördüm ki,hem Beytullah'ı tavaf ediyor,hem de:

'Ey Rabbim! Muhammed'i bana geri çevir!1 diyerekyalvanyordu.

'Kim bu?' diye sordum.

'Abdulmuttalib b. Hâşim'dir.Bu, KureyşÃ®lerin seyyidi ve seyyidinin oğlu Abdulmuttalib b. Hâşim b. Abdi Menaf'tır1 dediler.

'Muhammed, bunun neslinden midir?' diye sordum.

'Oğlunun oğludur ve o, kendisine insanların en sevgilisidir.

Kendisinin pek çok develeri vardır. İçlerinden birisi kaybolunca, onu aramaya oğullarını göndermişti. Oğullarının dönüşleri gecikince,kaybolan deveyi aramaya oğlunun oğlunu da göndermişti. Onu hiçbir işe göndermezdi ki, o onu başarmam iş, getirmemiş olsun.Fakat, bu sefer o da gecik­ti, eğlendi kaldı1 dediler.

Aradan çok geçmeden,daha bulunduğum yerden ayrılmadan,torunu peygamberMuhammed (a.s.) deve ile çıkageldi

Abdulmuttalib onu kucaklayıp bağrına bastı.

'Yavrucuğum!Ben sana öyle üzüldüm ki, ben hiçbir şeye bunun kadar üzülmem isimdir. Vallahi,ben bir daha seni hiçbir hacete göndermeyeceğim.Bundan sonra, seni hiçbir zaman yanımdan ayırmayacağım' dedi."

 

Abdulmuttalib Dedenin Vefatı

 

Peygamberimiz (a.s.)ın dedesi Abdulmuttalib; Fil Vak'asından sekiz yıl sonra ölüm döşeğine düştü,ki o zaman kendisi seksen iki yaşında,Peygamberimiz (a.s.) da sekiz yaşında bulunuyordu.

Abdulmuttalib Dede, öleceğini anlayınca, kızlarını başına topladı. Onlara:

"Vefatımdan sonra, hakkımda söyleyeceğiniz mersiyeleri, ölmeden, bir dinleyeyim bakayım!" dedi.

Bunun üzerine, kızları, söyledikleri birer şiirle babalarına ağıt yaktılar.

Yakıp dinlettikleri ağıtlarda onun üstün soylu, güçlü, boylu boslu, açık alınlı, güzel yüzlü, doğru sözlü, iyi huylu, cesaretli, adaletli, cömert, iyiliksever, saygıya ve boyun eğilmeye değer, şerefli, şanlı, her fazilet kendisinde toplanan, boşluğu doldurulamayacak olan, temelli kalmak şeref ve şanla olacak olsa kendisi dünyada temelli kalabilecek olan bir zât olduğunu dile getirdiler.

Abdulmuttalib Dede vefat edince, Kureyşliler onun cesedini, hürmeten su ile ve sidr ağacının yaprağı ile yıkadılar ki, o zamana kadar Kureyşlilerden hiçbir kimsenin ölüsü sidrle yıkanmış değildi.

Kendisi; kefen olarak, Yemen hüllesinden, bin miskal altın değerinde iki kat hülleye sarıldı. Kefenine de, misk sürüldü.

KureyşÃ®ler, besledikleri derin sevgi ve saygılarından dolayı, onun cenazesini günlerce eller üzerinde taşıdılar.

Abdulmuttalib Dede; Hacun kabristanına,dedelerinden Kusayy'ın yanına gömüldü.

Peygamberimiz (a.s.); dedesinin cenazesini, Hacun kabristanına kadar, ağlayarak takip etti.

Peygamberimiz (a.s.)ın dadısı Ümmü Eymen Bereke:

"O gün, Resûlullah (a.s.)ı gördüm. Abdulmuttalib'in tabutunun arkasından ağlıyordu!" demiştir.

"Abdulmuttalib'in ölümünü hatırlayabiliyor musunuz?" diye sorulduğu zaman, Peygamberimiz (a.s.) da:

"Evet! O zaman ben sekiz yaşlarında idim!" buyurmuştur

Abdulmuttalib Dedenin arkasından ağlandığı kadar, hiç kimseye ağlanmam ıştır.

Mekke çarşısı onun ölümünden dolayı günlerce açılmamış, kapalı tutulmuştur.

KureyşÃ®ler; Ka'bb. Lüeyy'e tazimlerinden dolayı, onun ölüm tarihini, Fil yılına kadar, tarih başlangıcı edinmişlerdi.

Sonra da, Abdulmuttalib'in ölümünü tarih edindiler.

KureyşÃ®ler, Abdulmuttalib'e "İkinci İbrahim" derlerdi.

Kendisi ahirete, ahiret ceza ve mükâfatına inanır; "Vallahi, şu dünyanın arkasında bir dünya daha vardır ki, iyilik edenler orada iyiliklerinin mükâfatını görecekler, kötülük edenler de orada kötülüklerinin cezasını çekeceklerdir!" derdi.

Beytullah'ı çok çok tavaf eder,Haram olan ayların dokunulmazlığını son derecede gözetir, hac mevsiminde hacılara mallarının en iyisinden infakta bulunurdu.

Konukları ağırlardı.

Dağ başlarında da, vahşi hayvanların, kurtların, kuşların karınlarını doyururdu.

Kaybolan Zemzem kuyusunu ortaya çıkardıktan sonra, kuyunun başına yaptığı havuza Zemzem doldurup, Mekke halkına ve hacılara Zemzem suyu içirirdi.

Ayrıca, develerinin sütünü balla karıştırarak hacılara ikram ettiği gibi, kuru üzüm satın alıp Zemzemle hoşaf yaparak içirdiği de olurdu.

Abdulmuttalib Dede, Kureyşlerin hakimlerindendi.

İçki içmezdi.

İçkiyi ve zinayı yasaklamıştı.

Zina yapanı, kamçılatarak cezalandırırdı.

Oğullarına, ahlaki faziletleri emir ve tavsiye ederdi .

         ***    ***   ***

M.Asım Köksal-İslam Tarihi kitabından alıntıdır.



16:53 - 8.5.2008 - iz bırakanlar.. {0} - sen de bir iz bırak.)

AL-İ İMRAN 100-101

100- Ey müminler, kendilerine kitap verilenlerin bir grubuna uyarsanız bunlar sizi iman ettikten sonra döndürüp kafir yaparlar.

101- Allah'ın ayetleri size okunuyorken ve O'nun Peygamberi aranızdayken nasıl kafir olabilirsiniz? Kim Allah `a sımsıkı sarılırsa doğru yola iletilmiş olur.

Bu İslâm ümmeti, her yönüyle farklı, tek ve açık olan Allah'ın nizamı üzere yeryüzünde gelişmesini sürdürmek için gelmiştir. Bu ümmet insan hayatında, kendisinden başka kimsenin yerine getiremediği özel rolünü ifa etmek için öncelikle varlığını Allah'ın hayat için koyduğu metoddan alarak yeryüzünde O'nun metodunu yerleştirmek ve onun için de nassların; hareket, amel, prensip, ahlâk, gidişat ve ilişkilere dönüştüğü gözle görünen pratik bir hayat nizamı şeklinde gerçekleştirmek için varolmuştur. Bu ümmet her konuda yalnızca Allah'a başvurmak zorundadır. Beşerden birisine başvurmaksızın, beşerden birine tabi olmaksızın ve beşerden birine itaat etmeksizin yalnızca Allah'a başvurarak beşeriyet önderliğini yerine getirmelidir. Bunu yapmadıkça, varlığının hikmetini gerçekleştirmiş, kendi yolunda istikamet bulmuş ve tamamen farklı, özel ve pratik hayat nizamını yerleştirerek yeryüzünde bu şekilde parlak ve biricik gelişmesini tamamlamış sayılmaz.

Evet, ya bu, ya da küfür, sapıklık ve bozulma...

Bu, her münasebette Kur'an'ın te'kit edip tekrarladığı bir hakikattir. Müslüman cemaat her fırsatta kendi prensiplerini, düşüncelerini ve ahlâk kurallarını bu hakikat üzerine bina eder. İşte burada konu edilen budur; her fırsatta ehl-i kitapla girişilen mücadele ve onların Medine'deki müslüman cemaate yönelik tuzak ve komploları. Ancak konu, sadece Medine'dekilerle sınırlı değildir. Her nesilden müslümanlara hitabeder. Çünkü hayatlarının ve varlıklarının temel kuralı budur.

Bu ümmet insanlığa önderlik yapmak için varolmuştur. O halde, değiştirip Allah'a bağlamak ve Allah'ın metoduyla kendisine önderlik yapmak için geldiği cahiliyyeye herhangi bir konuda başvurabilir mi? Veya önderlik görevinden uzaklaştığı an varlığının bir önemi kalır mı? Tabii ki bu durumda varlığının bir hikmeti olamaz.

Evet, bu ümmet önderlik için varolmuştur. Sağlam bir düşüncenin, akidenin, bilincin, ahlâkın, düşünce ve idarenin önderliği... Ancak böylesine sağlıklı ortamlarda akıllar gelişebilir, kâinatın sayfalarını açıp tanıyabilir ve sırlarını çözebilir. Bu durumda, kâinattaki güçleri, enerji kaynaklarım ve hazinelerini hizmetine alabilir. Ancak, bütün bunları elde edecek, tümüne egemen olacak, yıkıp yok etmekle tehdit etmeyip insanlığın iyiliği için kullanacaktır. Bu da ancak, bütün bu kaynakları felaketler ve şehvetler için kullanmayacak bir iman önderliği sayesinde ve direktiflerini Allah'ın kullarından değil de bizzat Allah'tan alarak hidayete ermiş müslüman cemaatin önderliğinde olmakla mümkündür.

İşte burada, bu derste, müslüman ümmet kendisinden başkasına uymaktan sakındırılarak, sağlıklı bir ortamın oluşturulmasının yolu açıklanıyor. Öncelikle ehl-i kitaba uymamaları, aksi takdirde kendisini kurtuluşu olmayan küfre sevk edecekleri konusunda uyarılıyorlar:

"Ey müminler, kendilerine kitap verilenlerin bir grubuna uyarsanız, bunlar sizi iman ettikten sonra döndürüp kâfir yaparlar."

"Allah'ın ayetleri size okunuyorken ve O'nun peygamberi aranızdayken nasıl kâfir olabilirsiniz? Kim Allah'a sımsıkı sarılırsa doğru yola iletilmiş olur."

Ehl-i kitaba itaat etmek, herhangi bir konuda onlara başvurmak, metodlarını ve sistemlerini iktibas etmek; Allah'ın metodunun hayata önderlik edip düzenlemesinin ve gelişme-ilerleme yolunda onunla hareket edilmesinin yeterliliğinden şüphe etmek anlamına gelir. Bu durum, öncelikle bir iç yenilgi ve müslüman ümmetin, varlık nedeni olan önderlik rolünden feragatı anlamına gelir. Bu da, müslümanların, bizzat idrak etmedikleri ve yolun tehlikesini sezmedikleri küfrün nefislerde sessizce depreşmesi demektir.

Bu, konunun müslümanları ilgilendiren kısmı; diğer tarafta ise, ehl-i kitabın bu ümmeti akidesinden saptırmak için harcadıkları ve başka hiçbir konuda göstermedikleri hırsları. Çünkü bu akide müslüman ümmetin kurtuluş siperi (kayası), savunma hattı ve içten gelen gücünün kaynağıdır. Düşmanları bunu çok iyi biliyor. Eskiden olduğu gibi bugün de biliyorlar. Bu yüzden bütün imkanlarını, tuzaklarını, hilelerini, kuvvet ve malzemelerini bu ümmeti akidesinden uzaklaştırma yolunda kullanıyorlar. Bu akideyle açıktan açığa savaşamadıkları zaman, desise ve tuzaklara başvuruyorlar. Tek başlarına savaşmakta zorluk çektikleri zaman; içten içe bu akideyi karıştırmak, insanları ona uymaktan alıkoymak, İslâm'ın metodundan başka metodları, sisteminden başka sistemleri ve önderliğinden başka önderlikleri süslü göstermek için, müslümanlıklarını ilân etmiş münafıklardan ya da korkularından İslâm'a girmiş olanlardan gönüllü askerler edinirler. Ehl-i kitap, müslümanlardan bazılarını kendilerini dinleyip, itaat etmeye istekli olarak gördükleri an, zaman geçirmeden uykularını kaçıran emelleri uğruna onları kullanarak böylece kolaylıkla müslüman cemaati küfür ve sapıklığa sürüklerler.

İşte bu yüzden, bu derece kesin ve korkunç uyarı geliyor:

"Ey müminler, kendilerine kitap verilenlerin bir grubuna uyarsanız, bunlar sizi iman ettikten sonra döndürüp kâfir yaparlar."

Müslüman için hiçbir şey; imandan sonra küfre dönmek, Cennet'e girdikten sonra ateşe dönmek kadar korkunç olamaz. Bu, her çağda ve her mekandaki gerçek müslümanların özelliğidir. Bu nedenledir ki bu ikaz, vicdanları yakalayan bir alev gibi müslümanları uyarıcının sesine kulak vermeye sevkediyor. Ayetler, korkutma ve hatırlatma şeklinde seyrine devam ediyor... Allah'ın ayetleri kendilerine okunduğu, Allah'ın Resulü de aralarında olduğu, iman davetçileri hazır olduğu ve iman davası sürdüğü, küfürle iman arasındaki yol ayrımına da bu ilahî nur asıldığı halde iman edenlerin tekrar küfre dönmeleri ne korkunç bir şeydir:

"Allah'ın ayetleri size okunuyorken ve O'nun peygamberi aranızdayken nasıl kâfir olabilirsiniz?"

Evet... İman için gerekli bütün şartlar mevcutken müminin küfre dönmesi büyük bir cürümdür. Her ne kadar Resulullah vefat etmişse de Allah'ın ayetleri ve O'nun Resulü'nün hidayete erdiren fiili önderliği bu gün de vardır. Bizden öncekiler muhatap oldukları gibi biz de bugün doğrudan doğruya bu Kur'an'la muhatabız. Kurtuluş yolu açıktır ve kurtuluş sancağı yükseltilmiştir...

ALLAH'IN İPİNE SARILANLAR

"Kim Allah'a sımsıkı sarılırsa doğru yola iletilmiş olur."

Evet, Allah'a sarılmak kurtuluştur. Çünkü yüce Allah bakîdir, daima diri ve yarattıklarının üzerinde mutlak otorite sahibidir. Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) ashabıyla birlikte, imanî düşünce, sosyal düzen ve insan hayatını düzenleyen konularla ilgisi bulunmayan, ziraat, savaş taktikleri vb. gibi pratik hayatta daha çok deneye ve bilgi edinmeye bırakılan konularda görüş bildirme ve tecrübe edinmede son derece hoşgörülü olmakla beraber, akide ve hayat metodu için başvurulacak mercî konusunda son derece titizdir. Bu ikisi arasındaki fark gayet açıktır. Hayat metodu başka şey, deney ve uygulamaya dayanan pozitif bilimler başka şeydir. Ancak, Allah'ın metoduyla insanlığa önderlik etmek için gelen İslâm, aynı zamanda insan aklını, bilgiye ve hayat metodu dairesinde bütün maddi buluşlardan yararlanmaya yöneltmektedir.

İmam Ahmet şöyle der: "Bize Abdurrezzak anlattı, O'na da Süfyan Cabir'den, O da Şa'bî'den, O da Abdullah b. Sabit'ten şöyle haber verdi: Hz. Ömer, Resulullah'a (salât ve selâm üzerine olsun) gelerek şöyle dedi: Ya Resulullah, ben, Beni Kureyza'dan bir yahudi kardeşe Tevrat'tan bazı parçalar yazmasını söyledim. Görmek ister misiniz? Bunun üzerine Resulullah'ın rengi değişti. Abdullah b. Sabit diyor ki: Ya Ömer, Resulullah'ın yüzünü görmüyor musun? dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer; Rabb olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan ve Resul olarak Muhammed'den razıyım, dedi. Bundan dolayı Peygamberimiz neşelendi ve şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Musa (selâm üzerine olsun) aranızda olsaydı ve siz de beni bırakıp ona uysaydınız şüphesiz sapıtırdınız. Ümmetlerden benim payıma siz, nebilerden de sizin payınıza ben düştüm."

Hâfız Ebu Ya'lâ şöyle rivayet eder: Bize Hammad Şa'bî'den O da Cabir'den şöyle anlattı: Dedi ki, "Resulullah şöyle buyurdu: Ehl-i kitaptan birşey sormayın. Onlar sapık olduklarından sizi doğruya iletemezler. Bu durumda siz ya batılı doğrulayacaksınız ya da gerçeği yalanlayacaksınız. Allah'a yemin ederim ki şayet Musa aranızda sağ olsaydı bana uymaktan başka birşey yapamazdı." Başka hadislerde de şöyle dediği rivayet edilir: "Musa ve İsa (selâm üzerlerine olsun) sağ olsalardı bana uymaktan başka seçenekleri olmazdı."

İşte (onlar) ehl-i kitap ve işte Resulullah'ın inanç, düşünce, şeriat ve metodla ilgili bir konuda onlara başvurma hususundaki tavırları. Bununla beraber, İslâm'ın ruhuna ve hedefine uygun olduğu sürece, imanî metoda bağlı kalındığı, bilinç açısından, yüce Allah'ın bunları insanoğlunun hizmetine verdiği idrak edildiği müddetçe, amacı bakımından da insanlığın iyiliği, güvenliği ve refahı uğruna kullanıldığı, bilgi ve kâinattaki güç ve enerji kaynaklarını hizmetlerine verdiği için yüce Allah'a kulluk yapmak ve bu bilgiyi insanlığın iyiliğine kullanmak suretiyle şükredildiği müddetçe inanç, düşünce, şeriat ve metod gibi konuların dışında, teorik ve pratik olarak pozitif bilimler gibi bütün insanlığın her türlü çabasından yararlanmanın herhangi bir sakıncası yoktur...

HALİMİZ

Ancak, imanî düşünce, varlığın yorumu, insan varlığının gayesi, hayat düzeni ve yasaları, ahlâk ve gidişat metodu gibi konularda insanlara başvurmak... Evet, Resulullah'ın rengini değiştiren ve yüce Allah'ın müslüman ümmeti sonucundan sakındırmasına sebep olan bu konuların en basitinde bile onlara başvurmaktır. Bu da apaçık küfürdür.

İşte yüce Allah'ın müslüman ümmete yönelik direktifleri. Ve işte O'nun yüce Resulünün pratik önderliği... Ancak kendi kendini müslüman zanneden bizler, bütün samimiyetimizle Kur'an ve hadis anlayışımızı müsteşriklerden ya da talebelerinden alıyoruz. Bir de bakıyoruz ki varlık ve hayat hakkında felsefemizi ya da düşüncelerimizi şundan bundan veya Yunan, Roma, Avrupa ve Amerikan felsefe ve filozoflarından almışız. Ya da hayat düzenimiz, yasalarımız ve kanunlarımız o kaynaklardan gelme. Bakıyorsunuz ki, tavırlarımız, davranışlarımız ve ahlâkımız İslâm ruhundan soyutlanmış ve madde uygarlığının zirvesi bu kokuşmuş bataklıktan alınma... (Hangi dinden söz ediyoruz?).. Sonra da -vallahi aynen böyle- kendimizi müslüman zannediyoruz. Bu zannın günahı açık küfürden daha ağırdır. Çünkü biz, müslümanlık iddiasında bulunmayanın yaptığından daha fazla bu dini zayıflatıp ona kötü örnek oluyoruz.

İslâm bir hayat metodudur. Gerek itikadi düşünce açısından, gerek hayattaki bütün ilişkileri düzenleyen kanunlar açısından ve gerekse siyasî, ekonomik ve toplumsal ilişkilerin dayandığı ahlâki kurallar açısından kendine özgü belirgin özellikleri bulunan bir metoddur. Ve bu metod insanlığa önderlik için gelmiştir. O halde insanlığa önderlik yapabilmesi için bu metodu hayatında tatbik eden bir kitlenin varlığı kaçınılmazdır. Daha önce söylediğimiz gibi bu kitlenin, herhangi bir konuda kendi hayat metodundan başkasına başvurması önderliğin tabiatıyla çelişmektedir.

Geldiği gün insanlığın iyiliği için gelmiştir bu metod. Aynı şekilde bugün, yarın bu metodun hükmetmesi için çaba sarfeden davetçiler de insanlığın iyiliğini istemektedir. Fakat durum bugün daha bir önem arzetmektedir. İnsanlık bugün bu sapık düzen ve metodların elinden çekeceğini çekmiştir. İnsanlığın hayatında yüklendiği rolü yerine getirmesi ve bir kez daha insanlığı kurtarabilmesi için bütün özelliklerini koruması gereken İlâhi metoddan başka bir kurtarıcı yoktur.

Şüphesiz insanlık, varlık alemindeki güçleri hizmetine sokmak için girdiği mücadeleden büyük başarılar kazanmış, sanayii ve tıp alanında geçmişe göre olağanüstü sayılacak aşamaları gerçekleştirmiş ve bu gidişle de birçok mesafe elde edebileceği kesindir. Ancak, bütün bunlar onun hayatına nasıl bir etkide bulundular? Ruhsal hayatı üzerindeki etkisi ne oldu? Acaba mutluluğu bulabildi mi?... İnsanoğlu tatmin olabildi mi?.. Barış sağlandı mı?.. Bütün bunlara verilecek cevap: Kesinlikle hayırlıdır. Bula bula bataklık, sıkıntı, korku, sinirsel ve ruhsal hastalıklar, parçalanmışlık ve korkunç boyutlara varmış geniş bir suç ortamı buldu insanlık... Nitekim, insan varlığının gayesi ve insan hayatının hedefine ilişkin düşünce alanında da herhangi bir ilerleme sağlanamamıştır. Çağdaş uygar insanın zihnindeki insan varlığının gayesi ve insan hayatının hedefi ile ilgili oluşan düşünce ile İslâm düşüncesi arasında bu yönde bir karşılaştırılma yapıldığında; çağdaş uygarlığın son derece bayağı olduğu görülecektir. İnsanın kendisi ve varlık alemindeki konumu hakkındaki düşüncesinin mel'un bir şekilde alçaldığı, değerleri ve istekleri noktasından da gittikçe küçüldüğü gözlemlenecektir. Binaenaleyh manevi boşluk insanlığın bitkin kalbini kemirmekte ve şaşkınlık yorgun ruhunu tehdit etmektedir. Çağdaş insan Allah'ı bulamadığı gibi birçok faktör de onun gittikçe Allah'tan uzaklaşmasına neden olmaktadır. Özellikle Allah'ın metodu doğrultusunda kullanıldığı sürece, elde ettiği her başarı, insanı daha çok Allah'a yaklaştırması gereken bilim bile, ruhunun sönüp dejenere olması nedeniyle insanı gittikçe Allah'tan uzaklaştıran bir hale gelmiştir. Bu yüzden insanlık, Allah'ın kendisine verip birçok yetenekler bahşettiği bilim aracılığıyla kendi varlığı hakikatinin amacını ortaya çıkaracak nuru bulamadığı gibi, kendi hareketleriyle kainattaki hareketleri, kendi fıtratlarıyla kâinattaki fıtratı ve kendisine hükmeden kanunlarla kâinatta yürürlükte olan tabiat kanunları arasında bir uygunluk oluşturacak metod da bulamamıştır. Aynı zamanda, güçleri ve enerjisi, ahireti ve dünyası, bireyi ve toplumu, görevleri ve hakları arasındaki ilişkiyi doğal kapsamlı ve kuşatıcı bir uygarlıkla düzenleyecek sistemde bulmuş değildir.

İşte bu durumda olan insanlığı, bazı insanlar Allah'ın doğru yola ileten metodundan yoksun bırakmaya çalışarak; bu metodu anlamaya çalışmayı, geçmiş bir tarihî döneme özlem olarak değiştirip "gericilik" diye isimlendiriliyorlar. Böylece onlar cahilliklerinin veya kötü niyetlerinin ürünü bu davranışlarıyla insanlığı, gelişme ve ilerlemeye sevkedecek, barış ve huzur ortamına götürecek biricik hayat metoduna sahip olmaktan yoksun bırakıyorlar. Ancak bu hayat metoduna inanan bizler, neye çağırdığımızı çok iyi biliyoruz. Bizler insanlığın içinde bulunduğu kötü durumu görüyor ve içinde yüzdüğü kokuşmuş bataklığın iğrenç kokusunu duyuyoruz. Evet, görüyorsunuz... Şuracıkta, kızgın çölde bitkin düşenler için yüce ufuklarda açılan kurtuluş sancağını ve bu çirkef bataklıkta boğulanlar için beliren parlak ve temiz yücelikleri fark ediyorsunuz. Aynı zamanda, şayet insanlığa önderlik bu ilahî metoda devredilmezse insanlığın bütün tarihi ve değerleriyle korkunç bir uçuruma doğru yuvarlandığına da şahid olunacaktır.

Bu yolda atılacak ilk adım, yüce Allah'ın tekrar insanlığa önderlik yapmasına izin verene kadar, bu metodun temiz ve sağlam kalması için diğer metodlardan ayrılıp ortaya çıkmasıdır. Bu hayat metoduna inananların da çevrelerindeki cahiliyye belasına hiçbir konuda yönelip başvurmamaları gerekir. Yüce Allah kullarını, şurada burada cahiliyyeye çağıran insanlık düşmanlarının eline bırakmayacak kadar merhametlidir. İşte yüce Allah'ın Kur'ana Kerim'inde müslüman cemaate telkin etmeye irade buyurduğu ve Hz. Peygamberin de sağlam öğretisiyle öğretmeye özen gösterdiği hakikat budur.

ALLAH'TAN KORKMAK

Yüce Allah ehl-i kitaba herhangi bir konuda başvurmaktan, onlara itaat edip uymaktan sakındırdıktan sonra, müslüman cemaate seslenmekte ve onları, hayatlarının ve metodlarının üzerine bina edildiği Allah'ın kendilerine bahşettiği ve kendilerinin de O'nun uğruna varettiği yüce emaneti yüklenebilmeleri için gerekli olan iki temel kural ile yüzyüze getirmektedir. Herbiri sürekli diğerinin varlığını gerektiren bu iki temel kural: İman ve Kardeşliktir. Allah'a iman, O'ndan korkup hayatın her anında O'nun kontrolünde olduğunu bilme... Ve müslüman cemaatten, beşer hayatında ve insanlık tarihinde üstlendiği "İyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak, hayatı kötülüğün kirinden arındırıp iyilik esası üzerine kurmak" rolünü yerine getirebilecek, canlı, kuvvetli ve dayanıklı bir bünye meydana getiren, Allah uğruna kardeşlik...


  "Fİ-ZİLALİL KURAN" TEFSİRİNDEN

20:11 - 4.5.2008 - iz bırakanlar.. {1} - sen de bir iz bırak.)

YAD-I CEMİL MEKTUPLARI

Yürekten kalbe kurulan sırat köprülerini geçecekler için”...
...................vaktiyle yazılmış bir ‘arz-u hal’dir

 

Hüzün günü


Düşüncelerin kaskatı kesildiği fecir vakti. Ölümlü dünyanın gerçek yüzüydü. Samimi duanın makbul anıydı. Saçlarımıza düşen kırağıların yüreğimizde belirdiği an işte...

Sinelerimiz dağlanıyordu. Kalbi közde yakılmaya mecbur edilmiş bir insan gibi...

Ahirete olan ihtiyacın katmerleşmesi kalbi hayatın vurgusuna yetiyordu.

***

Yaşantısına doyulmayan dünyanın gayrı meşru lezzetlerine baktı. ‘Karanlık’ dairedeki bir lezzetin içinde binlerce elemler olduğunu ruhunda hissederek; bu ‘acı’ların  gerçek yüzünün hüzünler, kederler ve sıkıntılarla yıkandığını gördü.

Beni alışılmışın dışında anlamalarından korkuyordum.

***
Hayalde resmedilen çizgilerin büyük düş kırıklığına uğradığı depremlere ramak kalmıştı...

Ankara’nın en kara bir halette; kara bir zeminde, “firkatin ve rikkatin” kara bulutlarla kalbini karartabileceğini hayal bile edememişti.

Kavuşmanın yâd edildiği zamanların ağlamaları ise kurumaya yüz tutmuş ömür ağacının köklerini sulayan damlalardı...


Yalnızlığın ve yalnız ruhların istirahat bulduğu ‘Yuşa’ tepeleri de yoktu.


 Hüzün gününün gecesi


Duyguların durağanlaştığı, kalblerin üşüdüğü, ruhların ürktüğü, objelerin ürkünç sessizliğinin yaşandığı teheccüd vakti.

Nefis’ gerçeğinin hatırlatıldığı geceyarısı telepati sohbetlerinin metafizik aleme gönderildiği beklemelerdi...

‘Birinci mektuptan/ aşkı mecazinin aşkı hakikiye dönüşmesi’nden arta kalan örtük duyguların, kalbten fışkırdığı andı. Ki “Zat-ı Baki’ nin Baki isimlerinin daimi cilveleri” yansıyordu ‘hafa turabı’ndan.


Yüreğin sıkıştığı, acıların başladığı, meleküt alemindeki kanın depreştiği ürkünç vakitte;  samimi itirafların telefon tellerinde/hava zerreciklerinde kaldığı gece yarısından biraz sonraki an’dı. Belki kızıyordun ama duvarların duyguları konuk etme zamanı değildi. Duygular ve sevgiler gazete kağıtlarında şiirsel derinliği yoğun halde görünmek zorunda kalıyordu...

***

Mevsim güzdü


Ağaçların yaprakları gibi düşüncelerin ve sevgilerin  de solduğu bir mevsimdi. Gündüzü geceye, sabahı akşama nispet edip; çekilen acılara yaslanıyordum. Düşündüklerimi, duygularımı,duyumsadıklarımı sözcüklerle ifade edemiyorum. 

Acıların, gurbetin ve yalnızlığın ferec zamanını mı bekliyordun?... Bütün olumsuzluklara rağmen kazanılan zaferlerin ödülü saplantılı alınganlıklar mıydı?.. Buyurgan ve emreden bir sevginin devasız bir derde dönüşeceğini mi söylüyordun? Viran olan hayat binamızın inşası için mi bu kadar ‘ism-i celâl’e sığınıyordun?


Gözün, kulağın ve kalbin, görsel ve işitsel karanlıklara boğulmasını kadere teslim olarak algılamak ikilemine düşmeyi mi engelliyordun?...

Dizlerime çöken çözülme kaderime teslimiyetin tesellümüydü.

***

Zemherir mevsimiydi


Bir zaman ‘remizler alemi’ne ayak bastığım zaman gafleti sürdüren duygularımın sağlığı da bozulmuştu. Toplumsal şizofreniye yakalanmış bir coğrafyâda yaşamak zorunda kalışıma mı? Yoksa Baki-i Hakiki’ye karşı ‘bireysel ödev’lerimi yerine getiremeyişime mi ağlayayım?


Gerçek hayatın en anlamlı ve önemli zamanlarını boşa geçirmek profesyonel mesleğin  icabıydı. Evrensel bir düşüncenin sınırsız ve sınıfsız bir coğrafyanın müntesibi olmak da yetmiyordu. Yitirilen sevdalara akıtılan plastik gözyaşlarının ömür ağacına tesirini de bilmiyordum.


Dikenli teller gibi gülümsemelerden, soğuk küflü öğrenci evlerinden, yapaylıklardan, yanlış anlaşılmalardan, anlaşılmış yanlışlıklardan kurtulmak zamanından bihaberdim.


Okulda, hastanede, dergide, gazetede, radyoda, evde, ailede, arkadaş gruplarında, akraba ziyaretlerinde ve kampüslerde...her mekan ve zamanda ayrı bir statü taşımaktan ötürü, ölgün bir güle dönüşen cesedimle sabaha yürüyordum.

***

         Şefkatli bir doktora olan ihtiyacım kat kat artıyordu. Kendini bulmanın kendisi olmanın adıydı duanın erişilmez arşına sığınmak...

Dünya bir rüya olduğundan, rüya alemlerinde yaşıyordum ‘Yakub’un yakarışını...

‘Eyyub’un niyazını arkadaş eğliyordum kabir kapısına koşan cesedime.

‘Yunus’un duasında yaşıyordum manen daha beter oluşun necatını.

Gençlik gecesinin uykusundan ‘Yusuf’un yalvarışıyla uyanıyordum.



Zemherir ile baharistan arası bir yerdi


Sevgiler beklediğimiz misafirler değildi hayatımıza giren. Sorular, sorunlar, sorumluluklardı. Yeşil elbiseli yeşil düşünceli iki iyi insandı. Benim adım hem yeşil hem de kırmızıydı. Günlerce süren tartışmalar saatlerce  devam eden müzakerelerdi. Sonunda bir itiraftı: ‘Ben gerçekten küçüklüğümde konuya böyle yaklaşmamıştım’.

Günden güne artan samimiyet, devam eden dostluktu. Okul, ev ve arkadaş üçgeninde ‘dava içinde bürhan’ şuurunun yaşatılmasıydı. Aktiflikti, pasiflikti, hoşgörüydü...


Seminerler devam ediyordu. Mülk/melekût çarpışmalarıydı, insan haklarıydı,Bizim haklarımızdı. Kardeşliğimizdi, sevgimizdi, dostluğumuzdu...

Dert ortağıydın, keder arkadaşı, kader kardeşi, can yoldaşıydın.


"En güzeli kerpiç bir evde oturup Kur'an okumak" diyorsa da Sadık Abi;

"Ölümcül acılar çekmeden ne baldaki zehiri anlayabilecek, ne de dar ağacını aşabilecektik."

 

“YÂD-I CEMîL ”di


Sinelerde güzel bir hatıra olarak kalmak, devamlı kalmaktan ve yürek fethinden daha iyi görülüyordu. Bunları zihinsel, duygusal ve ruhsal alemlerde değerlendirip; gönül evlerinde bir 'yâd-ı cemîl ' değil de, 'yâd-ı hazin' olarak kaldığını görüyordu. Doğrusu biraz da ulvi acılarla yoğrulamamanın sıkıntısı, üzüntüsü, çelişkisiydi…

'Mızraksız İlmihal, 'Balıkesir'li İsmail'di'. Soğuk öğrenci evleriydi. Odaydı, telefondu, kiraydı. Yanlış yapmalar, yanlış anlamalar/anlatmalardı.

Zamanlar, mekanlar, anlamlar, düşünceler, sevgiler, programlar, ha can(lı), ha can(sız) yayınlardı, yani bizlerdik…


'Her mihnet kabulüm. Yeter ki duanız eksik olmasın arkamdan'. "Yeter artık" dedi İsmail. "sen kendini beğenmiş zavallının tekisin"…

Kavramlar kargaşası, terminoloji sorunu, iletişim kazalarıydı. Yani kapasite seviyesi(zliği)ydi.


Seherde Baharistan’dı


Rüyanın sinemalaştığı yarı uykuda/yakaza'da bir an, bir gün, bir yıl  geçirmişti. Sondan bir önceki sözleriydi:"Buyuran ve emreden değil, paylaşan ve okşayan bir sevgi istiyoruz."

 

Bir iğreti sevdanın karanlık sonuydu,

Gül koymuştu sevmenin adını,

Hallac-ı Mansur’un ‘Dost Gülü’ne dönüşen

Sorgulardı,

Bir koyu saplantının akıl almaz sonuydu,

Remizler, reşhalar,arayışlar, işaretlerdi,

‘Dost’(suz)luklar’dı, esrarlı tılsımlardı,

Yerine sarf olunmayan sevginin sonu

Merhametsizce azap çekmekti.

"Batıp gidenleri sevmem" dedi.

'İsm-i  Vedud'u dost bilip kendine.

Tüm sevmeleri O' na adadı…

***

Fecir vaktindeki bedeni, zihni ve kalbi temizliği yapmak üzere kaldırıldığında, dudaklarından şu cümleler döküldüğünü söyledi İsmail. "Artık kalpleri hiç kırmamalıydı. Kızma ve soğuk davranma hakkınız vardı."


            Yanı başında kardeşi Kur'an okuyor,boğazına düğümlenmiş lafları yutamıyordu. "Beni yanlış anlama, tebessümüne devam et. Eğer öyle olmazsa…"

"gözlerim açık, soluğum tutuk gideceğim öte mekanlara…"

Yitirilmiş yapay bir sevdaya ağıt yaktım veya:

En güzeli sinelerde bir yad-ı cemil olarak kalıp gitmek

m.ali özkan.......


11:00 - 30.4.2008 - iz bırakanlar.. {0} - sen de bir iz bırak.)

RUMUZUL KURAN 1 ESERİ-MUHTASAR HÜLASASI

RUMÛZÜ’L-KUR’ÂN-1

Bu eser iki bölümden ibârettir.

Birinci bölüm: Risâlet-i Muhammediye (asm)’ın umûmiyeti.

Allah katında Risâlet, esâs itibâriyle birdir. Cenâb-ı Hak, bir olduğu için her şeyde bir nevi birliği irâde etmiştir. Bu sırr-ı tevhîde binâen Cenâb-ı Hak, Nebîyy-i Ekrem (asm)’ı bütün kâinâtın vekîl-i umûmîsi ve her husûsta muhâtab-ı hassı olacak bir kàbiliyette halkederek kendisine resûl ve nebî seçmiştir. Bu Risâlet makàmını Resûl-i Ekrem (asm)’a asâleten vermiştir. Diğer peygamberler ise, bu peygamberlik vazîfesine ma’nen vekâlet etmişler ve Zât-ı Risâletin asıl vazîfesine avene ve yardımcı olmuşlardır.
Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

كنت نبيا و ادم بين الماء والطين

“Ben nebî iken, Âdem (as) su ile çamur arasında idi.”  
Ebû Hureyre (ra)’dan rivâyet edildiğine göre; ashâbtan bir kısmı, Hz. Peygamber (asm)’a şöyle sordular: Ey Allah’ın Resûlü! Risâlet vazîfesi sana ne zaman vâcib oldu? Resûl-i Ekrem (asm) Efendimiz buyurdu ki:

“Âdem (as), rûh ile ceset arasında iken.”

انا سيد ولد ادم يوم القيامة ولا فخر
“Ben, kıyâmet gününde Âdem oğlunun efendisiyim. Bunda fahr yoktur veyâ bundan daha büyük fahr yoktur.”

Mevzûumuzla alâkalı olarak Üstâd Bedîüzzaman Said Nursî (ra), şöyle buyuruyor:

“Nasıl ki Nûr-i Muhammedî (Aleyhissalâtü vesselâm) ve hakìkàt-ı Ahmediye, dîvân-ı nübüvvetin hem fâtihâsı, hem hâtimesidir. Bütün enbiyâ onun asl-ı Nûrundan istifâza ve hakìkàt-ı dininin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve Nûr-i Ahmedî (asm) cebhe-i Âdemden, tâ zât-ı mübârekine müteselsilen tezâhür edip neşr-i Nûr ederek, intikàl ede ede tâ zuhûr-i etemm ile kendinde cilveger olmuştur.

Hem mâhiyet-i kudsîyyet-i Ahmediye, Risâle-i Mirâc’da isbât edildiği gibi, şu şecere-i kâinâtın hem çekirdek-i aslîsi, hem en âhir ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, öyle de Hakìkàt-ı Kurâniye zamân-ı Âdemden şimdiye kadar, Hakìkàt-ı Muhammediye (asv) ile berâber, müteselsilen enbiyâların suhuf ve kütüblerinde nûrlarını neşr ederek, gele gele tâ nüsha-i kübrâsı ve mazhar-ı etemmi olan, Furkàn-ı Azîmüşşan sûretinde cilveger olmuştur.”

Cenâb-ı Hak, her bir asra bir veyâ birkaç peygamber göndermiştir.  Onların her biri, kendi asırlarında vazîfedâr oldukları halde, Resûl-i Ekrem Aleyhisselatü vesselam bütün asırlara hitâb eden ve bütün kendinden önceki zamanlara ma’nen, kendisinden sonraki zamanlara ise maddeten gönderilmiş umûmî ve cihânşümûl bir peygamberdir. O, ma’nen bütün peygamberlerin de peygamberidir. Onun için Resûl-i Ekrem (asv) “Seyyidü’l-Mürselîn”dir. Hem sâdece bizim peygamberimiz değil, belki bütün ins, cin ve meleğin de peygamberidir. Daha kendisi bu dünya sarayına cismen teşrîf etmeden evvel, Allahu Teâlâ, bütün peygamberlerden “Ben bir peygamber göndereceğim. Siz de ona îmân edeceksiniz” diye söz almış, Onlar da bu ahdi kabûl etmişlerdir. Cenâb-ı Hak, peygamberlerden aldığı bu ahdi şöyle beyân buyurmaktadır:

وَاِذْ اَخَذَ الله ُمِيثَاقَ النَّبِيّنَ لَمَا اٰتَيْـتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلىٰ ذٰلِكُمْ اِصْرِى قَالُوا اَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ

“Hatırla o vakti ki, Allah peygamberlerden, evsâf-ı Muhammediyeyi (asm) ve fazîletini birbirlerine beyân etmeleri üzere mÌsâk aldı ve dedi ki: Ben size kitâb ve helâl ile harâmı açıklayıcı hikmet verdim. Sonra siz de ümmetlerinizden şöyle mÌsâk alın ki: Berâberinizde bulunan kitâbları tasdîk edici bir Resûl (Muhammed ‘asm’) size geldiğinde ona îmân eder ve kılıçlarınızla Muhammed (asm)’ın düşmanlarına karşı ona yardım edeceksiniz. Sonra Allah peygamberlerine: ‘Bunu ikrâr ettiniz mi ve bunun üzerine benim ahdimi kabûl ettiniz mi?’ buyurdu. Onlar da ‘ikrâr ettik’ dediler. Allahu Teâlâ şâhid olun ben de sizinle berâber şâhidlerdenim buyurdu. (Ya’nî Cenâb-ı Hak, peygamberleri bu ikrâr üzere birbirlerine şâhid tuttu ve Allah da bu ikrâra şâhid oldu. Sonra her bir nebî, ümmetine bu ikrârı beyân etti ve her bir nebî ümmetinin ferdlerini birbirlerine şâhid tuttu. Her nebî, kendisi de onların şehâdetlerine şâhid oldu.)”

Resûl-i Ekrem (sav) meâlen şöyle buyuruyor:
“Benden önceki peygamberler özel olarak belli bir kavme gönderiliyordu. Ben ise bütün insanlara gönderildim.” 
Ebû Hureyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurdu:

“ Bu ümmetten* bir Yahûdî veyâ Hıristiyan, beni işittiği halde bana îmân etmeden ölürse, o ancak Cehennem ashâbından olur.”

*Hadîsde geçen ümmetten murâd, ümmet-i da’vettir. Ümmet-i da’vet ise, Resûl-i Ekrem (asm)’ın gelmesinden, tâ kıyâmete kadar olan zaman içindeki bütün insanlardır. 
Hazret-i Peygamber (asv), şöyle buyurmaktadır:

“Ben, yetiştiğim kişilerin ve benden sonra gelen herkesin peygamberiyim.”

Netîce-i Kelâm: Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü vesselâm’ın aveneleri olan sâir peygamberler, her biri kendi asırlarında, belli bir zamâna ve kavme has olarak peygamberlik vazîfesini edâ etmişler, hattâ bir zamanda pek çok peygamber bulunmuştur. Kâinât ve insan tılsımını fethederek ahkâm-ı İlâhiyyeyi insanlara teblîğ etmişlerdir. Sonra bu irşâdâtla ahâlî tamâmen gelişip en son ve en mükemmel dersi berâberce dinleyecek bir seviyeye gelince, son mübelliğ olan Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü vesselâm gelmiştir. Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü vesselâm ise, daha mükemmel ve yüksek bir tarzda, Kur’ân ve hadîsleri vâsıtasıyla tılsım-ı kâinâtı çözmüş ve ahkâm-ı İlâhiyyeyi bütün cin ve inse tebliğ etmiş ve Risâleti kıyâmete kadar devâm edecektir. Böyle cihânpesendâne bir Risâleti tasdîk etmeyen ve tâbi’ olmayan kim olursa olsun ve hangi dinden olursa olsun kesin olarak ehl-i necât değildir ve ebedî Cehennemden kurtulamaz.

İkinci bölüm: Mâide Sûresi 51-56 âyet-i kerîmelerinin tefsîri ve asrımıza bakan vech-i i’câzı.

Birinci Âyet

يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لاَ تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰى اَوْلِيَاءَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَاءُ بَعْضٍ
وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْ اِنَّ الله َ لاَ يَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

“Ey îmân edenler! Yahûdîleri ve Hıristiyanları dost ittihâz etmeyin! Zîrâ onlar, birbirinin dostudurlar. Sizden her kim onları dost ittihâz ederse, o kimse onların zümresinden ve Allah’ın sevmediği kullarından olur. Tahkìk Allahu Teâlâ, Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinenleri hidâyete erdirmez. Çünkü onlar zâlimlerdir.” (Mâide/51)

Bu âyetin ihtivâ ettiği esâslârdan ba’zıları:

1- Allah (cc), Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok âyetinde olduğu gibi, bu âyette de mü’min kullarını aşağıdaki noktalarda Yahûdî ve Hıristiyanlarla dostluktan nehyediyor. Şöyle ki:

a- Din ve inanç noktasında onları dost tutmayın.
b-  Harblerde onlara yardım etmeyin ve onları desteklemeyin.
c-  Onların hükümlerini, örf ve âdetlerini kabûl etmeyin.
d- Ehl-i kitâbı veliyyu’l-umûr ittihâz etmeyin. Devletin önemli mevkîlerine onları getirmeyin.
e-  Onlara ta’zîmde ve medh u senâda bulunmayın.
f-  Yahûdî ve Hıristiyanları hiç bir cihetle kalben sevmeyin ve onlara emniyet etmeyin.
g-  Dünyevî ve uhrevî muâmelâtta onları sırdaş tutmayın.
h- Onları cizye vâsıtasıyla devâmlı zillet içinde bırakın; size karşı şevket ve kuvvet sâhibi olmalarına fırsat tanımayın.

İşte bu noktalarda Yahûdî ve Hıristiyanlarla dostluk yapmak haram ve nifâktır.Dünyevî muâmelelerde ise, sır vermemek şartıyla onlarla mudârât yapmak câizdir. Mesela; fen ve san’at onlardan öğrenilebilir. Onlarla zarûret miktârı ticâret yapılabilir. Kızlarıyla evlenilebilir.
Mezkûr konularda tafsîlâtlı bilgi edinmek için fıkıh kitâblarına mürâcaat edilebilir.

2- Bu âyet-i kerîmede geçen يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا “Ey îmân edenler!” hitâbı, umûmiyeti ifâde eder. Umûm mü’minlere hitâbdır.وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ  “Kim onları dost edinirse” âyetindeki مَنْ “kim” ism-i şart olup, o umûmi hitâb içinde bir husûsiyeti ifâde etmektedir ki bundan murâd, münâfıklardır. مِنْكُمْ “sizden” kelîmesindeki مِنْ beya’nîye olup tebîdi de ifâde etmektedir. Ya’nî "Sizden bir kısmı" demektir. Bu ifâde ile müminlerden bir kısmının münâfık olacağı haber verilmektedir.

Bu iki esâstan sonra âyetin muhtevâsı mezkûr âyet-i kerîmenin ışığında 17 esâsı daha ifâde ederek devâm etmektedir.

İkinci Âyet

فَتَرَى الَّذِينَ فِى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ فِيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰى اَنْ تُصِيبَنَا دَائِرَةٌ فَعَسَى اللهُ اَنْ يَاْتِىَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِهِ فَيُصْبِحُوا عَلىٰ مَا اَسَرُّوا فِى اَنْفُسِهِمْ نَادِمِينَ

“(Yahûdîleri ve Hıristiyanları dost ittihâz etmemek lâzım iken;) Habibim! Sen kalblerinde küfür ve nifâk marazı bulunan şu kimseleri görürsün ki, işte onlar Yahûdî ve Hıristiyanların dostluklarına sür’atle koşarlar ve derler ki: “Zamânın dönmesiyle bize bir musîbet isâbet eder de kuvvet ve servetimizin elden gidip; devlet ve şevketin Yahûdî ve Hıristiyanlara teveccüh etmesinden korkarız. Binâenaleyh; onlara dostluktan vazgeçemeyiz.” Tahkìk Allahu Teâlâ, yakında Müslümanlara fetih ve zaferi getirecek veyâhut taraf-ı İlâhîsinden bilmediğiniz azâb ve helâk gibi bir sebeble düşmanlarını mağlûb edecek de onlar, nefislerinde Resûlullah’a ve Müslümanlara karşı gizledikleri buğz ve adâvete pişman olacaklardır. (Mâide/52)

Bu âyetten istifâde olunan hükümler:

 1- Bu âyet-i kerîme, münâfıkların ileri gelenlerinden Abdullah b. Ubey ve arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Tefsîrlerin beyânına göre; Ubâde b. Sâmit (ra): “Benim Yahûdîlerden birçok dostlarım vardır. Allahu Teâlâ, bizi onların dostluğundan nehyetti. Ben de onlardan vazgeçtim. Allah’a ve Resûlüne mürâcaat ettim.” deyince o mecliste bulunan Abdullah b. Ubey ve arkadaşları: “İleride ne olacağını bilmeyiz. Yahûdîlerin gücü ve serveti vardır. Binâenaleyh onların dostluğundan vazgeçemeyiz. Onlarla dostluğa ve ihtilâta mecbûruz. Zîrâ sizin devletiniz münkariz olup devlet ve kuvvet onların eline geçmek ihtimâli vardır.” demeleri üzerine bu âyet nâzil olmuştur.

2- Âyetin açık ifâdesiyle Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinenler, İslâm Dîni’ne gerçek ma’nâda inanmamışlardır. Onlar zâhiren Müslüman görünseler de kalblerinde nifâk ve mü’minlere karşı buğz, adâvet ve hased hastalığı vardır. فِى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ “Kalblerinde nifâk ve mü’minlere karşı kin ve hased hastalığı vardır.” cümlesi bunu açıkça ifâde etmektedir.

3- Hem فِى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ “Kalblerinde nifâk ve mü’minlere karşı kin ve hased hastalığı vardır.” İsim cümlesinin zikri, onların kalblerinde bulunan nifâk marazının devâm ve sübûtuna işâret eder. Ya’nî onlar bu hastalıktan kurtulmazlar ve o hastalıkla ölüp giderler. Cenâb-ı Hak, mü’minlere fetih ve nusret ihsân etmekle onların kâfirlerden olan ümîdlerini ye’se çevirir ve Müslümanların galebesiyle onların hased ve kinlerini ziyâde eder. Zîrâ Allahu Azîmüşşân onlara şöyle itâb etmiştir:

فِى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ الله ُ مَرَضًا

“Onların kalblerinde nifâk ve hased hastalığı vardır. Allah onların hastalıklarını artırsın ve onlar maksadlarına kavuşmasınlar.” (Bakara / 10)

4- Yahûdî ve Hıristiyanların yanında bulunan münâfıklar, maddiyât ve kuvveti nerede görseler orada yer alırlar. İşte Asr-ı saâdetten kıyâmete kadar zâhiren Müslümanım dedikleri halde kalblerinde nifâk taşıyanların hâli şudur ki; bunlar

يُسَارِعُونَ فِيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰى اَنْ تُصِيبَنَا دَائِرَةٌ

“İşte onlar Yahûdî ve Hıristiyanların dostluklarına sür’atle koşarlar ve derler ki: ‘Zamânın dönmesiyle bize bir musîbet isâbet eder de kuvvet ve servetimizin elden gidip; devlet ve şevketin Yahûdî ve Hıristiyanlara teveccüh etmesinden korkarız. Binâenaleyh; onlara dostluktan vazgeçemeyiz.’” Âyetinin ifâdesiyle mü’minleri zaaf ve zillet içinde gördükleri zaman; bu zaaf ve zillete ma’rûz kalmamak için Yahûdî ve Hıristiyanların yanında yer alıyorlar ve her fırsatta mü’minlere zarar veriyorlar. Bunlar hakkı, kuvvette görenlerdir. Kim kuvvetli ise onu haklı kabûl eder ve ona yardım ederler. Halbuki kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir. Allah’ın verdiği va’de binâen bir gün zafer Müslümanların olacak veyâ taraf-ı İlâhîden bilmediğimiz (azâb ve helâk gibi) bir sebeble o Yahûdî ve Hıristiyanlar mağlûb olacaklar. İşte o gün bu münâfıklar, Müslümanlara: “Biz sizinle berâberiz.” diyecekler ve Müslümanları haklı bulacaklardır. Nitekim gelecek âyetler bu hakìkàti ifâde etmektedir:

اَلَّذِينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِنَ اللهِ قَالُوا اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ وَاِنْ كَانَ لِلْكَافِرِينَ نَصِيبٌ قَالُوا اَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ ونَمْنَعْكُمْ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

“O münâfıklar, sizin halinizi gözetleyip beklerler. Eğer Allah tarafından size bir fetih olursa derler ki: “Biz sizinle berâber değil miydik?” Fakat kâfirlere bir zafer hissesi düşerse kâfirlere hitâben: “Biz size yardım ederek üstünlüğünüzü te’mîn etmedik mi? Size mü’minlerden gelecek zararı önlemedik mi?” Câsusluk yapmadık mı? derler.” (Nisâ/141)

Bu dört hükümden sonra âyetin muhtevâsı mezkûr âyet-i kerîmenin ışığında 10 hükmü daha ifâde ederek devâm etmektedir.

Üçüncü Âyet

وَيَقُولُ الَّذِينَ اٰمَنُوا اَهٰؤُلاَءِ الَّذِينَ اَقْسَمُوا بِاللهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ اِنَّهُمْ لَمَعَكُمْ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَاَصْبَحُوا خَاسِرِينَ

Bu âyet-i kerîme iki tarzda tefsîr edilmiştir:

1- “Mü’minler, münâfıklara işâret ederek birbirlerine şöyle diyeceklerdir: şu kimseler mi ki, Allah’a yemîn ettiler ve şiddetle yemînlerinde “Bizler sizinle berâberiz ve i’lâ-yı kelîmetullahda ve dînin intişârında size destek vereceğiz ve muâvenette bulunacağız.” dediler ve bu husûsta ehl-i îmâna te’mînât verdiler. Halbuki onların kalbleri, lisânlarına muvâfık olmadığından amelleri bâtıl oldu ya’nî boşa gitti. Binâenaleyh bu hîleleri sebebiyle kendileri zarar ettiler, dünyâda ve âhirette hüsrâna uğrayanlardan oldular. Çünkü yemînlerinin hilâfına olarak Yahûdî ve Hıristiyanlarla dostluklarına devâm ettiler.”

Evet, fethe ve Allah’ın nusretine mazhar olan hakìkì mü’minler, Yahûdî ve Hıristiyanların dostu olan münâfıklar hakkında istihzâ tarîkiyle birbirlerine o gün şöyle diyeceklerdir: “Bunlar mıdır ‘Müslümanlara yemîn ederek biz sizinle berâberiz, ama ehl-i îmâna yardım için Yahûdî ve Hıristiyanları dost ediniyoruz.’ diyenler!” Demek bunlar, bu cümleleriyle Müslümanları aldatmak istiyorlardı. Bugün onların emelleri hep akim kaldı, amelleri zâyi’ oldu ve bunlar hüsrâna uğrayanlardan oldular.

2- “Mü’minler, münâfıklara işâret ederek Yahûdîlere şöyle diyeceklerdir: şu kimseler mi ki, Allah’a yemîn ettiler ve şiddetle yemînlerinde “Bizler sizinle berâberiz ve size destek vereceğiz ve muâvenette bulunacağız.” dediler ve size te’mînât verdiler.” (İşte bugün nusreti bizim yanımızda gördüklerinden, sizinle olan dostluklarını kestiler. Demek ey Yahûdîler! Bu münâfıklar size de gerçek dost değillermiş. O gün o münâfıklar Müslümanların yanında rezîl ve rüsvay olacakları gibi; Yahûdîlerin de yanında rezîl ve rüsvay olacaklardır.) İşte o münâfıkların yaptıkları hep boşa gitti ve onlar dünya ve âhirette hüsrâna düşenlerden oldular.” (Mâide/53)

Dördüncü Âyet

يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَاْتِى الله ُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِى سَبِيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لاَئِمٍ ذٰلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَالله ُ وَاسِعٌ  عَلِيمٌ

“Ey îmân edenler! Sizden kim dininden dönerse (onun, dininden dönmesi sizi mahzûn etmesin. Zîrâ) Allahu Teâlâ onların yerine başka bir kavmi getirir ki; O kavme Allahu Teâlâ muhabbet eder ve o kavim de isti’dâdı miktârınca Allah’a muhabbet ederler. Ve o kavim mü’minler üzerine mütevâzî ve şefkat sâhibi ve kâfirlere karşı sert ve şiddet sâhibi olurlar. Allahu Teâlâ’nın, irtidat eden kavmin yerine getirdiği o kavim i’lâ-yı kelîmetullah için Allah yolunda mücâhede ederler ve levm edenlerin levm ve itâbından korkmazlar. İşte onlar için bu evsâfı hâiz olmak, Allahu Teâlânın lütuf ve ihsânıdır ve Allah, bunu dilediği kullarına verir. Allah’ın ihsânı geniştir ve O her şeyi bilendir.”
Mâide/54)

Şu âyetten müstefâd olan hükümler şöyle sıralanabilir:
1- Bu âyet, Yahûdî ve Hıristiyanlarla dostluğu yasaklayan bir önceki âyetlerle irtibâtlıdır ve bir önceki âyetlerin devâmıdır. Çünkü irtidâdın en önemli sebeblerinden biri, üç noktada Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinmektir. Bu noktalar: A) Yahûdîlik ve Hıristiyanlık sıfatıyla onları sevmek.  Yâ’nî,
a) Bir kısım mü’minler, Yahûdîlik ve Hıristiyanlık dînlerini hak dîn olarak kabûl edip Yahûdî veyâ Hıristiyan olmak sûretiyle irtidat etmişlerdir.
b) Bir kısım mü’minler de Yahûdî ve Hıristiyanların ehl-i necât ve ehl-i Cennet olduklarına inanmak sûretiyle irtidat etmişlerdir, ya’nî dînden dönmüşlerdir.
Evet, bugün âlem-i İslâm’ın her tarafında “Dinlerarası Diyalog” nâmı altında yapılan toplantılarda Yahûdîlik ve Hıristiyanlık dînlerinin haklılığı, Yahûdî ve Hıristiyanların ehl-i necât ve ehl-i Cennet oldukları anlatılmakta, Yahûdîlik ve Hıristiyanlık dînlerinin propagandaları yapılmakta, bu dînlerin İslâmiyyet’ten daha kolay olduğu telkîn edilmekte, maddî yardımlarla mü’minlerin bir kısmı Yahûdî ve Hıristiyan edilmekte, böylece binlerce mü’min, Hak olan İslâm dînini terk ederek muharref ve mensûh bir dîni kabûl etmektedir.

B) Harblerde mü’minleri bırakıp, Yahûdî ve Hıristiyanlara yardım etmek, onlara destek vermek ve kalben tarafdâr olmak sûretiyle bir kısım mü’minler, irtidâda düşmüşlerdir.

Evet, bugün Yahûdî ve Hıristiyanların yaptıkları savaşlarda Müslümanlar îmânlarından dolayı şehîd edilmekte ve bu husûsta Müslümanlar tarafından kâfirlere yardım edilip destek verilmekte ve böylece kâfirlerin küfrüne ve zulmüne ortak olunmaktadır. Bunlar ise irtidâda sebebtir.

C) Ahkâm-ı İlâhiyyeyi ve âdât-ı İslâmiyyeyi terk edip, Yahûdî ve Hıristiyanların ahkâmını, örf ve âdetlerini tasvîb ve takdîr etmek ve kalben tarafdâr olmak sûretiyle bir kısım mü’minler, irtidat etmişlerdir. Âlem-i İslâm’ın hiçbir yerinde hakìkì ma’nâda dîne dayalı bir devletin bulunmaması bunun şâhididir.

Demek âyet, mezkûr üç noktada Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinmek sebebiyle mü’minler içinde irtidatların vukù’ bulacağını haber veriyor.

2- Asr-ı saâdetten bugüne kadar hiçbir asırda zamânımızdaki gibi Yahûdî ve Hıristiyanlarla dostluk sebebiyle böyle kesretli ve toplu olarak irtidatlar vukù’ bulmamıştır. O halde bu âyet geçmiş asırlardan ziyâde asrımıza bakıyor, bu zamânın mü’minlerine hitâb ederek îkàz ediyor.

Bu iki hükümden sonra âyetin muhtevâsı mezkûr âyet-i kerîmenin ışığında 21 hükmü daha ifâde ederek devâm etmektedir.

Beşinci Âyet

اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ الله ُوَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلوٰةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ

“Ey Mü’minler! Sizin yardımcınız ve hâlis dostunuz ancak Allahu Teâlâ ile Resûlüdür ve kemâl-i tevâzu’ ile Rablerinin emrine boyun eğdikleri halde ikàme-i salât eden ve zekâtlarını veren mü’minlerdir. (Mâide/55)

Bu âyet-i kerîmedeki latîf nükteler:
1- Âyetin başındaki اِنَّمَا lafzı, hasrı ifâde eder. Mü’minlerin sâhibi ve dostu yalnız ve yalnız Allah, Resûlullah ve mü’minler olduğunu, Yahûdî ve Hıristiyanların mü’minlerin dostu olamayacağını nazara verir.

2- Dîne hizmetten azledilen kavim, Yahûdî ve Hıristiyanları dost ittihâz edindikleri halde,  Allah tarafından seçilen bu cemaat ise, yalnız Allah’ı, Resûlullah’ı ve mü’minleri dost ittihâz edinirler.

Altıncı Âyet

وَمَنْ يَتَوَلَّ الله َوَرَسُولَهُ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللهِ هُمُ الْغَالِبُونَ

“Her kim Allah’ı, Resûlullah’ı ve mü’minleri dost ittihâz ederse, bilmiş olsun ki onlar düşmanları üzerine mutlaka gàlibtirler. Çünkü onlar, Allah’ın cemaatidir.”  (Mâide/56)

Bu âyetten istifâde olunan nükteler:

1- Allahı, Resûlünü ve îmân edenleri dost edinenler, Allah’ın kendisi için seçtiği cemaatidir ve onlar mutlaka gàlib olacaklardır. Bu bir va’d-i İlâhî olup mutlaka tahakkuk edecektir.

2- Âyet-i kerîmede geçen geçen الله ُ lafzı, Kitâbullaha, وَرَسُولُهُ lafzı Sünnet-i Resûlullah’a, وَالَّذِينَ اٰمَنُوا cümlesi ise, Kitâb ve Sünneti esâs alan icmâ-ı ümmete işârettir. Bu durumda âyetin ma’nâsı şöyle olur:

Her kim Kitâb, Sünnet ve İcmâ-ı Ümmete (sahâbe ve geçmiş müçtehidîn-i izâmın içtihâdâtına) tâbi’ ise, işte onlar Allah’ın cemaatidir ve onlar düşmanlarına galebe edeceklerdir.

 

Not:alıntıdır

15:49 - 29.4.2008 - iz bırakanlar.. {0} - sen de bir iz bırak.)

İMAM-I MÜBİN NEDİR?KİTAB-I MÜBİN NEDİR?

İMÂM-I MÜBÎN NEDİR ?

İmâm-ı mübin:İlmî proğram ve kânunlar mecmuasıdır. Bütün âlemin kânûn ve porğram içindemevcuddûr. Zamân-ı hâlden ziyâde,zamân-ı mâzî ve müstakbeli ihâtâ eder kader-ı ilâhînin bir levhasıdır. Geşmiş ve gelecek neslin itizâmâtını nazara alan ilim ve emr-i ilâhî’ nin bir ünvânıdır.Her şeyin zâhirî sûret ve geometrik şeklinden ziyâde, aslına, nesline, köklerine, tohumlarına bakar, ilim ve kader-i İlâhî’nin bir defteridir.

İmâm-ı Mübîn;hem Âlem-i Gayb’a, hem de Âlem-i Şehâdet’e bakmakla beraber,Âlem-i Gayb’a daha ziyâde bakar.Asıl hedefi ve gayesi.Alem-i Gayb’tır.

İşte zerreler,İmâm-ı Mübîn denilen kader-i İlâhî’nin kanûnu ve proğramı altında hareket ederler,onun tesît ettiği hududlar dâhilinde işlerler,onun düsturları ve imlâsı tahtında çalışırlar.Nakkaş-ı Ezelî, zerreyi istihdâm ettiği zaman,ilm-i İlâhî’nin ünvânı olan İmâm-ı Mübîn’deki o şeyin geçmiş aslını ve gelecek neslini nazara alarak,o kanûn ve proğrama göre zerreyi çalıştırır.

Kaynak:Tahşiye yayınları;Zerre  risâlesi ve şerhi

KİTÂB-I MÜBÎN NEDİR ?

İmâm-ı mübin:İlmî proğram ve kânunlar mecmuasıdır. Bütün âlemin kânûn ve porğram içindemevcuddûr. Zamân-ı hâlden ziyâde,zamân-ı mâzî ve müstakbeli ihâtâ eder kader-ı ilâhînin bir levhasıdır. Geşmiş ve gelecek neslin itizâmâtını nazara alan ilim ve emr-i ilâhî’ nin bir ünvânıdır.Her şeyin zâhirî sûret ve geometrik şeklinden ziyâde, aslına, nesline, köklerine, tohumlarına bakar, ilim ve kader-i İlâhî’nin bir defteridir.

İmâm-ı Mübîn; hem Âlem-i Gayb’a, hem de Âlem-i Şehâdet’e bakmakla beraber, Âlem-i Gayb’a daha ziyâde bakar. Asıl hedefi ve gayesi Alem-i Gayb’tır.

İşte zerreler, İmâm-ı Mübîn denilen kader-i İlâhî’nin kanûnu ve proğramı altında hareket ederler,onun tesît ettiği hududlar dâhilinde işlerler,onun düsturları ve imlâsı tahtında çalışırlar. Nakkaş-ı Ezelî, zerreyi istihdâm ettiği zaman,ilm-i İlâhî’nin ünvânı olan İmâm-ı Mübîn’deki o şeyin geçmiş aslını ve gelecek neslini nazara alarak,o kanûn ve proğrama göre zerreyi çalıştırır.

İMÂM-I MÜBÎN İLE KİTÂB-I MÜBÎN’İN MUKÂYESESİ

İmâm-ı Mübîn, eşyânın geçmiş ve geleceğini nazara alan ve kânûnlarına ihtivâ eden ilim defteridir. Kitâb-ı Mübîn ise, hâl-i hazırdaki her şeyin geometrik şekline medâr olan bir nev’i kudret defteridir, diyebiliriz.

Eşyânın zâhirinde görünen geometrik şekil ve sûretlerin intizâmâtı, Kitâb-ı Mübîn’ deki geometrik şekil ve ma’nevî kalıplara,o geometrik şekil ve ma’nevî kalıplar da İmâm-ı Mübîn’ deki ilmî proğram ve kânûnlara delalet ve işâret etmektedir ve ondan kaynaklanıyor.

Evet, kâinâttaki her şeyde bir nizâm ve intizâm, bir adâlet ve mîzân görünmektedir. Nizâm ve intizâm-ı âlem, ilim ve hikmet defteri olan İmâm-ı Mübîn’deki kânûn ve proğramdan gelmektedir. Adâlet ve mîzân-ı âlem ise; kudret ve adâlet defteri olan kitâb-ı Mübîn’ deki geometrik şekil ve ma’nevî kalıplardan gelmektedir.

Demek nizâm-ı âlem, İmâm-ı Mübîn’ deki ilmî proğram ve kânûnların tezâhürüdür. Mîzân-ı âlem ise,Kitâb-ı Mübîn’deki belli geometrik şekil ve kuvvetlerin tezâhürüdür.


KÂNÛNLAR VE KUVVELER NEDİR ?