Birinci bölüm: Risâlet-i Muhammediye (asm)’ın umûmiyeti.
Allah katında Risâlet, esâs itibâriyle birdir. Cenâb-ı Hak, bir olduğu için her şeyde bir nevi birliği irâde etmiştir. Bu sırr-ı tevhîde binâen Cenâb-ı Hak, Nebîyy-i Ekrem (asm)’ı bütün kâinâtın vekîl-i umûmîsi ve her husûsta muhâtab-ı hassı olacak bir kàbiliyette halkederek kendisine resûl ve nebî seçmiştir. Bu Risâlet makàmını Resûl-i Ekrem (asm)’a asâleten vermiştir. Diğer peygamberler ise, bu peygamberlik vazîfesine ma’nen vekâlet etmişler ve Zât-ı Risâletin asıl vazîfesine avene ve yardımcı olmuşlardır. Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:
كنت نبيا و ادم بين الماء والطين
“Ben nebî iken, Âdem (as) su ile çamur arasında idi.” Ebû Hureyre (ra)’dan rivâyet edildiğine göre; ashâbtan bir kısmı, Hz. Peygamber (asm)’a şöyle sordular: Ey Allah’ın Resûlü! Risâlet vazîfesi sana ne zaman vâcib oldu? Resûl-i Ekrem (asm) Efendimiz buyurdu ki:
“Âdem (as), rûh ile ceset arasında iken.”
انا سيد ولد ادم يوم القيامة ولا فخر “Ben, kıyâmet gününde Âdem oğlunun efendisiyim. Bunda fahr yoktur veyâ bundan daha büyük fahr yoktur.”
Mevzûumuzla alâkalı olarak Üstâd Bedîüzzaman Said Nursî (ra), şöyle buyuruyor:
“Nasıl ki Nûr-i Muhammedî (Aleyhissalâtü vesselâm) ve hakìkàt-ı Ahmediye, dîvân-ı nübüvvetin hem fâtihâsı, hem hâtimesidir. Bütün enbiyâ onun asl-ı Nûrundan istifâza ve hakìkàt-ı dininin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve Nûr-i Ahmedî (asm) cebhe-i Âdemden, tâ zât-ı mübârekine müteselsilen tezâhür edip neşr-i Nûr ederek, intikàl ede ede tâ zuhûr-i etemm ile kendinde cilveger olmuştur.
Hem mâhiyet-i kudsîyyet-i Ahmediye, Risâle-i Mirâc’da isbât edildiği gibi, şu şecere-i kâinâtın hem çekirdek-i aslîsi, hem en âhir ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, öyle de Hakìkàt-ı Kurâniye zamân-ı Âdemden şimdiye kadar, Hakìkàt-ı Muhammediye (asv) ile berâber, müteselsilen enbiyâların suhuf ve kütüblerinde nûrlarını neşr ederek, gele gele tâ nüsha-i kübrâsı ve mazhar-ı etemmi olan, Furkàn-ı Azîmüşşan sûretinde cilveger olmuştur.”
Cenâb-ı Hak, her bir asra bir veyâ birkaç peygamber göndermiştir. Onların her biri, kendi asırlarında vazîfedâr oldukları halde, Resûl-i Ekrem Aleyhisselatü vesselam bütün asırlara hitâb eden ve bütün kendinden önceki zamanlara ma’nen, kendisinden sonraki zamanlara ise maddeten gönderilmiş umûmî ve cihânşümûl bir peygamberdir. O, ma’nen bütün peygamberlerin de peygamberidir. Onun için Resûl-i Ekrem (asv) “Seyyidü’l-Mürselîn”dir. Hem sâdece bizim peygamberimiz değil, belki bütün ins, cin ve meleğin de peygamberidir. Daha kendisi bu dünya sarayına cismen teşrîf etmeden evvel, Allahu Teâlâ, bütün peygamberlerden “Ben bir peygamber göndereceğim. Siz de ona îmân edeceksiniz” diye söz almış, Onlar da bu ahdi kabûl etmişlerdir. Cenâb-ı Hak, peygamberlerden aldığı bu ahdi şöyle beyân buyurmaktadır:
“Hatırla o vakti ki, Allah peygamberlerden, evsâf-ı Muhammediyeyi (asm) ve fazîletini birbirlerine beyân etmeleri üzere mÌsâk aldı ve dedi ki: Ben size kitâb ve helâl ile harâmı açıklayıcı hikmet verdim. Sonra siz de ümmetlerinizden şöyle mÌsâk alın ki: Berâberinizde bulunan kitâbları tasdîk edici bir Resûl (Muhammed ‘asm’) size geldiğinde ona îmân eder ve kılıçlarınızla Muhammed (asm)’ın düşmanlarına karşı ona yardım edeceksiniz. Sonra Allah peygamberlerine: ‘Bunu ikrâr ettiniz mi ve bunun üzerine benim ahdimi kabûl ettiniz mi?’ buyurdu. Onlar da ‘ikrâr ettik’ dediler. Allahu Teâlâ şâhid olun ben de sizinle berâber şâhidlerdenim buyurdu. (Ya’nî Cenâb-ı Hak, peygamberleri bu ikrâr üzere birbirlerine şâhid tuttu ve Allah da bu ikrâra şâhid oldu. Sonra her bir nebî, ümmetine bu ikrârı beyân etti ve her bir nebî ümmetinin ferdlerini birbirlerine şâhid tuttu. Her nebî, kendisi de onların şehâdetlerine şâhid oldu.)”
Resûl-i Ekrem (sav) meâlen şöyle buyuruyor: “Benden önceki peygamberler özel olarak belli bir kavme gönderiliyordu. Ben ise bütün insanlara gönderildim.” Ebû Hureyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurdu:
“ Bu ümmetten* bir Yahûdî veyâ Hıristiyan, beni işittiği halde bana îmân etmeden ölürse, o ancak Cehennem ashâbından olur.”
*Hadîsde geçen ümmetten murâd, ümmet-i da’vettir. Ümmet-i da’vet ise, Resûl-i Ekrem (asm)’ın gelmesinden, tâ kıyâmete kadar olan zaman içindeki bütün insanlardır. Hazret-i Peygamber (asv), şöyle buyurmaktadır:
“Ben, yetiştiğim kişilerin ve benden sonra gelen herkesin peygamberiyim.”
Netîce-i Kelâm: Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü vesselâm’ın aveneleri olan sâir peygamberler, her biri kendi asırlarında, belli bir zamâna ve kavme has olarak peygamberlik vazîfesini edâ etmişler, hattâ bir zamanda pek çok peygamber bulunmuştur. Kâinât ve insan tılsımını fethederek ahkâm-ı İlâhiyyeyi insanlara teblîğ etmişlerdir. Sonra bu irşâdâtla ahâlî tamâmen gelişip en son ve en mükemmel dersi berâberce dinleyecek bir seviyeye gelince, son mübelliğ olan Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü vesselâm gelmiştir. Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü vesselâm ise, daha mükemmel ve yüksek bir tarzda, Kur’ân ve hadîsleri vâsıtasıyla tılsım-ı kâinâtı çözmüş ve ahkâm-ı İlâhiyyeyi bütün cin ve inse tebliğ etmiş ve Risâleti kıyâmete kadar devâm edecektir. Böyle cihânpesendâne bir Risâleti tasdîk etmeyen ve tâbi’ olmayan kim olursa olsun ve hangi dinden olursa olsun kesin olarak ehl-i necât değildir ve ebedî Cehennemden kurtulamaz.
İkinci bölüm: Mâide Sûresi 51-56 âyet-i kerîmelerinin tefsîri ve asrımıza bakan vech-i i’câzı.
“Ey îmân edenler! Yahûdîleri ve Hıristiyanları dost ittihâz etmeyin! Zîrâ onlar, birbirinin dostudurlar. Sizden her kim onları dost ittihâz ederse, o kimse onların zümresinden ve Allah’ın sevmediği kullarından olur. Tahkìk Allahu Teâlâ, Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinenleri hidâyete erdirmez. Çünkü onlar zâlimlerdir.” (Mâide/51)
Bu âyetin ihtivâ ettiği esâslârdan ba’zıları:
1- Allah (cc), Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok âyetinde olduğu gibi, bu âyette de mü’min kullarını aşağıdaki noktalarda Yahûdî ve Hıristiyanlarla dostluktan nehyediyor. Şöyle ki:
a- Din ve inanç noktasında onları dost tutmayın. b- Harblerde onlara yardım etmeyin ve onları desteklemeyin. c- Onların hükümlerini, örf ve âdetlerini kabûl etmeyin. d- Ehl-i kitâbı veliyyu’l-umûr ittihâz etmeyin. Devletin önemli mevkîlerine onları getirmeyin. e- Onlara ta’zîmde ve medh u senâda bulunmayın. f- Yahûdî ve Hıristiyanları hiç bir cihetle kalben sevmeyin ve onlara emniyet etmeyin. g- Dünyevî ve uhrevî muâmelâtta onları sırdaş tutmayın. h- Onları cizye vâsıtasıyla devâmlı zillet içinde bırakın; size karşı şevket ve kuvvet sâhibi olmalarına fırsat tanımayın.
İşte bu noktalarda Yahûdî ve Hıristiyanlarla dostluk yapmak haram ve nifâktır.Dünyevî muâmelelerde ise, sır vermemek şartıyla onlarla mudârât yapmak câizdir. Mesela; fen ve san’at onlardan öğrenilebilir. Onlarla zarûret miktârı ticâret yapılabilir. Kızlarıyla evlenilebilir. Mezkûr konularda tafsîlâtlı bilgi edinmek için fıkıh kitâblarına mürâcaat edilebilir.
2- Bu âyet-i kerîmede geçen يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا “Ey îmân edenler!” hitâbı, umûmiyeti ifâde eder. Umûm mü’minlere hitâbdır.وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ “Kim onları dost edinirse” âyetindeki مَنْ “kim” ism-i şart olup, o umûmi hitâb içinde bir husûsiyeti ifâde etmektedir ki bundan murâd, münâfıklardır. مِنْكُمْ “sizden” kelîmesindeki مِنْ beya’nîye olup tebîdi de ifâde etmektedir. Ya’nî "Sizden bir kısmı" demektir. Bu ifâde ile müminlerden bir kısmının münâfık olacağı haber verilmektedir.
Bu iki esâstan sonra âyetin muhtevâsı mezkûr âyet-i kerîmenin ışığında 17 esâsı daha ifâde ederek devâm etmektedir.
“(Yahûdîleri ve Hıristiyanları dost ittihâz etmemek lâzım iken;) Habibim! Sen kalblerinde küfür ve nifâk marazı bulunan şu kimseleri görürsün ki, işte onlar Yahûdî ve Hıristiyanların dostluklarına sür’atle koşarlar ve derler ki: “Zamânın dönmesiyle bize bir musîbet isâbet eder de kuvvet ve servetimizin elden gidip; devlet ve şevketin Yahûdî ve Hıristiyanlara teveccüh etmesinden korkarız. Binâenaleyh; onlara dostluktan vazgeçemeyiz.” Tahkìk Allahu Teâlâ, yakında Müslümanlara fetih ve zaferi getirecek veyâhut taraf-ı İlâhîsinden bilmediğiniz azâb ve helâk gibi bir sebeble düşmanlarını mağlûb edecek de onlar, nefislerinde Resûlullah’a ve Müslümanlara karşı gizledikleri buğz ve adâvete pişman olacaklardır. (Mâide/52)
Bu âyetten istifâde olunan hükümler:
1- Bu âyet-i kerîme, münâfıkların ileri gelenlerinden Abdullah b. Ubey ve arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Tefsîrlerin beyânına göre; Ubâde b. Sâmit (ra): “Benim Yahûdîlerden birçok dostlarım vardır. Allahu Teâlâ, bizi onların dostluğundan nehyetti. Ben de onlardan vazgeçtim. Allah’a ve Resûlüne mürâcaat ettim.” deyince o mecliste bulunan Abdullah b. Ubey ve arkadaşları: “İleride ne olacağını bilmeyiz. Yahûdîlerin gücü ve serveti vardır. Binâenaleyh onların dostluğundan vazgeçemeyiz. Onlarla dostluğa ve ihtilâta mecbûruz. Zîrâ sizin devletiniz münkariz olup devlet ve kuvvet onların eline geçmek ihtimâli vardır.” demeleri üzerine bu âyet nâzil olmuştur.
2- Âyetin açık ifâdesiyle Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinenler, İslâm Dîni’ne gerçek ma’nâda inanmamışlardır. Onlar zâhiren Müslüman görünseler de kalblerinde nifâk ve mü’minlere karşı buğz, adâvet ve hased hastalığı vardır. فِى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ “Kalblerinde nifâk ve mü’minlere karşı kin ve hased hastalığı vardır.” cümlesi bunu açıkça ifâde etmektedir.
3- Hem فِى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ “Kalblerinde nifâk ve mü’minlere karşı kin ve hased hastalığı vardır.” İsim cümlesinin zikri, onların kalblerinde bulunan nifâk marazının devâm ve sübûtuna işâret eder. Ya’nî onlar bu hastalıktan kurtulmazlar ve o hastalıkla ölüp giderler. Cenâb-ı Hak, mü’minlere fetih ve nusret ihsân etmekle onların kâfirlerden olan ümîdlerini ye’se çevirir ve Müslümanların galebesiyle onların hased ve kinlerini ziyâde eder. Zîrâ Allahu Azîmüşşân onlara şöyle itâb etmiştir:
فِى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ الله ُ مَرَضًا
“Onların kalblerinde nifâk ve hased hastalığı vardır. Allah onların hastalıklarını artırsın ve onlar maksadlarına kavuşmasınlar.” (Bakara / 10)
4- Yahûdî ve Hıristiyanların yanında bulunan münâfıklar, maddiyât ve kuvveti nerede görseler orada yer alırlar. İşte Asr-ı saâdetten kıyâmete kadar zâhiren Müslümanım dedikleri halde kalblerinde nifâk taşıyanların hâli şudur ki; bunlar
“İşte onlar Yahûdî ve Hıristiyanların dostluklarına sür’atle koşarlar ve derler ki: ‘Zamânın dönmesiyle bize bir musîbet isâbet eder de kuvvet ve servetimizin elden gidip; devlet ve şevketin Yahûdî ve Hıristiyanlara teveccüh etmesinden korkarız. Binâenaleyh; onlara dostluktan vazgeçemeyiz.’” Âyetinin ifâdesiyle mü’minleri zaaf ve zillet içinde gördükleri zaman; bu zaaf ve zillete ma’rûz kalmamak için Yahûdî ve Hıristiyanların yanında yer alıyorlar ve her fırsatta mü’minlere zarar veriyorlar. Bunlar hakkı, kuvvette görenlerdir. Kim kuvvetli ise onu haklı kabûl eder ve ona yardım ederler. Halbuki kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir. Allah’ın verdiği va’de binâen bir gün zafer Müslümanların olacak veyâ taraf-ı İlâhîden bilmediğimiz (azâb ve helâk gibi) bir sebeble o Yahûdî ve Hıristiyanlar mağlûb olacaklar. İşte o gün bu münâfıklar, Müslümanlara: “Biz sizinle berâberiz.” diyecekler ve Müslümanları haklı bulacaklardır. Nitekim gelecek âyetler bu hakìkàti ifâde etmektedir:
“O münâfıklar, sizin halinizi gözetleyip beklerler. Eğer Allah tarafından size bir fetih olursa derler ki: “Biz sizinle berâber değil miydik?” Fakat kâfirlere bir zafer hissesi düşerse kâfirlere hitâben: “Biz size yardım ederek üstünlüğünüzü te’mîn etmedik mi? Size mü’minlerden gelecek zararı önlemedik mi?” Câsusluk yapmadık mı? derler.” (Nisâ/141)
Bu dört hükümden sonra âyetin muhtevâsı mezkûr âyet-i kerîmenin ışığında 10 hükmü daha ifâde ederek devâm etmektedir.
1- “Mü’minler, münâfıklara işâret ederek birbirlerine şöyle diyeceklerdir: şu kimseler mi ki, Allah’a yemîn ettiler ve şiddetle yemînlerinde “Bizler sizinle berâberiz ve i’lâ-yı kelîmetullahda ve dînin intişârında size destek vereceğiz ve muâvenette bulunacağız.” dediler ve bu husûsta ehl-i îmâna te’mînât verdiler. Halbuki onların kalbleri, lisânlarına muvâfık olmadığından amelleri bâtıl oldu ya’nî boşa gitti. Binâenaleyh bu hîleleri sebebiyle kendileri zarar ettiler, dünyâda ve âhirette hüsrâna uğrayanlardan oldular. Çünkü yemînlerinin hilâfına olarak Yahûdî ve Hıristiyanlarla dostluklarına devâm ettiler.”
Evet, fethe ve Allah’ın nusretine mazhar olan hakìkì mü’minler, Yahûdî ve Hıristiyanların dostu olan münâfıklar hakkında istihzâ tarîkiyle birbirlerine o gün şöyle diyeceklerdir: “Bunlar mıdır ‘Müslümanlara yemîn ederek biz sizinle berâberiz, ama ehl-i îmâna yardım için Yahûdî ve Hıristiyanları dost ediniyoruz.’ diyenler!” Demek bunlar, bu cümleleriyle Müslümanları aldatmak istiyorlardı. Bugün onların emelleri hep akim kaldı, amelleri zâyi’ oldu ve bunlar hüsrâna uğrayanlardan oldular.
2- “Mü’minler, münâfıklara işâret ederek Yahûdîlere şöyle diyeceklerdir: şu kimseler mi ki, Allah’a yemîn ettiler ve şiddetle yemînlerinde “Bizler sizinle berâberiz ve size destek vereceğiz ve muâvenette bulunacağız.” dediler ve size te’mînât verdiler.” (İşte bugün nusreti bizim yanımızda gördüklerinden, sizinle olan dostluklarını kestiler. Demek ey Yahûdîler! Bu münâfıklar size de gerçek dost değillermiş. O gün o münâfıklar Müslümanların yanında rezîl ve rüsvay olacakları gibi; Yahûdîlerin de yanında rezîl ve rüsvay olacaklardır.) İşte o münâfıkların yaptıkları hep boşa gitti ve onlar dünya ve âhirette hüsrâna düşenlerden oldular.” (Mâide/53)
“Ey îmân edenler! Sizden kim dininden dönerse (onun, dininden dönmesi sizi mahzûn etmesin. Zîrâ) Allahu Teâlâ onların yerine başka bir kavmi getirir ki; O kavme Allahu Teâlâ muhabbet eder ve o kavim de isti’dâdı miktârınca Allah’a muhabbet ederler. Ve o kavim mü’minler üzerine mütevâzî ve şefkat sâhibi ve kâfirlere karşı sert ve şiddet sâhibi olurlar. Allahu Teâlâ’nın, irtidat eden kavmin yerine getirdiği o kavim i’lâ-yı kelîmetullah için Allah yolunda mücâhede ederler ve levm edenlerin levm ve itâbından korkmazlar. İşte onlar için bu evsâfı hâiz olmak, Allahu Teâlânın lütuf ve ihsânıdır ve Allah, bunu dilediği kullarına verir. Allah’ın ihsânı geniştir ve O her şeyi bilendir.” Mâide/54)
Şu âyetten müstefâd olan hükümler şöyle sıralanabilir: 1- Bu âyet, Yahûdî ve Hıristiyanlarla dostluğu yasaklayan bir önceki âyetlerle irtibâtlıdır ve bir önceki âyetlerin devâmıdır. Çünkü irtidâdın en önemli sebeblerinden biri, üç noktada Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinmektir. Bu noktalar: A) Yahûdîlik ve Hıristiyanlık sıfatıyla onları sevmek. Yâ’nî, a) Bir kısım mü’minler, Yahûdîlik ve Hıristiyanlık dînlerini hak dîn olarak kabûl edip Yahûdî veyâ Hıristiyan olmak sûretiyle irtidat etmişlerdir. b) Bir kısım mü’minler de Yahûdî ve Hıristiyanların ehl-i necât ve ehl-i Cennet olduklarına inanmak sûretiyle irtidat etmişlerdir, ya’nî dînden dönmüşlerdir. Evet, bugün âlem-i İslâm’ın her tarafında “Dinlerarası Diyalog” nâmı altında yapılan toplantılarda Yahûdîlik ve Hıristiyanlık dînlerinin haklılığı, Yahûdî ve Hıristiyanların ehl-i necât ve ehl-i Cennet oldukları anlatılmakta, Yahûdîlik ve Hıristiyanlık dînlerinin propagandaları yapılmakta, bu dînlerin İslâmiyyet’ten daha kolay olduğu telkîn edilmekte, maddî yardımlarla mü’minlerin bir kısmı Yahûdî ve Hıristiyan edilmekte, böylece binlerce mü’min, Hak olan İslâm dînini terk ederek muharref ve mensûh bir dîni kabûl etmektedir.
B) Harblerde mü’minleri bırakıp, Yahûdî ve Hıristiyanlara yardım etmek, onlara destek vermek ve kalben tarafdâr olmak sûretiyle bir kısım mü’minler, irtidâda düşmüşlerdir.
Evet, bugün Yahûdî ve Hıristiyanların yaptıkları savaşlarda Müslümanlar îmânlarından dolayı şehîd edilmekte ve bu husûsta Müslümanlar tarafından kâfirlere yardım edilip destek verilmekte ve böylece kâfirlerin küfrüne ve zulmüne ortak olunmaktadır. Bunlar ise irtidâda sebebtir.
C) Ahkâm-ı İlâhiyyeyi ve âdât-ı İslâmiyyeyi terk edip, Yahûdî ve Hıristiyanların ahkâmını, örf ve âdetlerini tasvîb ve takdîr etmek ve kalben tarafdâr olmak sûretiyle bir kısım mü’minler, irtidat etmişlerdir. Âlem-i İslâm’ın hiçbir yerinde hakìkì ma’nâda dîne dayalı bir devletin bulunmaması bunun şâhididir.
Demek âyet, mezkûr üç noktada Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinmek sebebiyle mü’minler içinde irtidatların vukù’ bulacağını haber veriyor.
2- Asr-ı saâdetten bugüne kadar hiçbir asırda zamânımızdaki gibi Yahûdî ve Hıristiyanlarla dostluk sebebiyle böyle kesretli ve toplu olarak irtidatlar vukù’ bulmamıştır. O halde bu âyet geçmiş asırlardan ziyâde asrımıza bakıyor, bu zamânın mü’minlerine hitâb ederek îkàz ediyor.
Bu iki hükümden sonra âyetin muhtevâsı mezkûr âyet-i kerîmenin ışığında 21 hükmü daha ifâde ederek devâm etmektedir.
“Ey Mü’minler! Sizin yardımcınız ve hâlis dostunuz ancak Allahu Teâlâ ile Resûlüdür ve kemâl-i tevâzu’ ile Rablerinin emrine boyun eğdikleri halde ikàme-i salât eden ve zekâtlarını veren mü’minlerdir. (Mâide/55)
Bu âyet-i kerîmedeki latîf nükteler: 1- Âyetin başındaki اِنَّمَا lafzı, hasrı ifâde eder. Mü’minlerin sâhibi ve dostu yalnız ve yalnız Allah, Resûlullah ve mü’minler olduğunu, Yahûdî ve Hıristiyanların mü’minlerin dostu olamayacağını nazara verir.
2- Dîne hizmetten azledilen kavim, Yahûdî ve Hıristiyanları dost ittihâz edindikleri halde, Allah tarafından seçilen bu cemaat ise, yalnız Allah’ı, Resûlullah’ı ve mü’minleri dost ittihâz edinirler.
“Her kim Allah’ı, Resûlullah’ı ve mü’minleri dost ittihâz ederse, bilmiş olsun ki onlar düşmanları üzerine mutlaka gàlibtirler. Çünkü onlar, Allah’ın cemaatidir.” (Mâide/56)
Bu âyetten istifâde olunan nükteler:
1- Allahı, Resûlünü ve îmân edenleri dost edinenler, Allah’ın kendisi için seçtiği cemaatidir ve onlar mutlaka gàlib olacaklardır. Bu bir va’d-i İlâhî olup mutlaka tahakkuk edecektir.
2- Âyet-i kerîmede geçen geçen الله ُ lafzı, Kitâbullaha, وَرَسُولُهُ lafzı Sünnet-i Resûlullah’a, وَالَّذِينَ اٰمَنُوا cümlesi ise, Kitâb ve Sünneti esâs alan icmâ-ı ümmete işârettir. Bu durumda âyetin ma’nâsı şöyle olur:
Her kim Kitâb, Sünnet ve İcmâ-ı Ümmete (sahâbe ve geçmiş müçtehidîn-i izâmın içtihâdâtına) tâbi’ ise, işte onlar Allah’ın cemaatidir ve onlar düşmanlarına galebe edeceklerdir.