EDİLLE-İ ŞER'İYYE NEDİR?

 

EDİLLE-İ ŞER’IYYE NEDİR ?

Mensûbu bulunmakla şerefyâb olduğumuz İslâmiyyet dininin “edille-i şer’ıyye” ta’bîr edilen dört kaynağı vardır:

1. Kitâb, yâni Kur’ân.
2. Sünnet, yâni Rasûl-i Ekrem (sav)’in ef’âl, akvâl ve ahvâli.
3. İcmâ-ı Ümmet, yâni Sahabe ve müctehidin-i izâmın icmâı.
4. Kıyâs-ı Fukahâ, yâni müctehid ve ulemâ-ı İslâm’ın kıyâsı.

Şimdi bu dört delîli tafsîlâtıyla îzâh edeceğiz:
Din-i mübîn-i İslâm’ın asıl kaynağı Kur’ân’dır. Sonra Kur’ân’ın asıl müfessiri olan Rasûl-i Ekrem (asm)’ın Sünnet-i Seniyyesidir. Evet, Kur’ân’ın iki büyük müfessiri vardır:

Birincisi: Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın yine kendisidir. Evet, Kur’ân’ın âyetleri birbirini îzâh etmekte ve mücmel bir âyeti başka bir âyet veyâ âyetler tafsîl ve tefsîr etmektedir. Kur’ân’ı, Kur’ân’la îzâh ve tefsîr etmek; bir âyetteki icmâli diğer âyetteki tafsîlle îzâh etmek; müteşâbih olan âyetleri muhkem olan âyetlere göre ma’nâ vermek; nâsih ile mensûhu, has ile âmmı nazar-ı i’tibâra almak  ve âyetlerin sebeb-i nüzûlü ile târihini bilmek ile olur.

İkincisi: Rasûl-i Ekrem (asm)’ın Sünnet’idir. Evet, Zât-ı Risâlet (asm), risâleti haysiyetiyle insanlara Kur’ân’ı açıklamış, âyetlerin hudûdlarını ta’yîn etmiş, böylece muhtemel yanlış te’vîllerden Kur’ân’ı muhâfaza etmiştir. Bu sebeble, âyetleri, onu tefsîr eden hadîs-i şerîflere göre ma’nâ etmek gerekir. Bunun için de hadîslerin kısımlarını, nâsih ve mensûhunu, mücmel ve mufassalını, sebeb-i vürûdunu ve târihini bilmek ve ona göre Kur’ân ve ehâdîs-i Nebeviyyeyi tefsîr ve îzâh etmek zarûreti vardır. Yoksa, âyet ve hadîsler maksûd  ma’nâlarından tahrîf edilmiş ve dalâlete sülûk edilmiş olur. Bir kısım mücmel âyetleri, mufassal âyetler ve ehâdîs-i Nebeviyye tefsîr ettiği gibi; bir kısım mücmel hadîsleri de mufassal hadîsler îzâh etmiştir. Rasûl-i Ekrem (asm)’ın bir vazîfesi de tebyîndir. Yâni, Kur’ân’ın mücmel âyetlerini îzâh ve beyân etmektir. Aşağıdaki âyet-i kerîme bu hakíkati ifâde etmektedir:

َلْنَا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَانُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

Meâli: “Yâ Ekreme’r-Rusül! İnsanlara inzâl olunan ahkâmı, onlara beyân etmen için Biz sana Kur’ân’ı inzâl ettik. Tâ ki onlar tefekkür etsinler.”1
Kur’ân’da mücmel olan âyetlerin ahkâmını Rasûlullah (asm)’ın tafsîl üzere beyân ettiğine bu âyet-i kerîme delâlet eder. Kur’ân’ın ilk muhâtabı ve en büyük talebesi olan bu zât (asm), din nâmına ne söylemiş ise, muhakkak o, Kur’ân’da ya sarâhaten veyâ işâreten mevcûddur. Bu hadîslerin muhâfız ve hâmilleri ise sahabe-i kirâm hazretleridir. Onlar da bu hadîsleri kendilerinden sonraki asırlara sağlam bir an’ane ile ulaştırmışlar ve ümmetin muhakkık âlimleri de bu emâneti onlardan almış ve yine sağlam bir senedle kitâblara kaydetmişlerdir.
Bu sebeble Kur’ân’ı, Kur’ân’la ve hadîslerle ve fukahâ ve müfessirlerin sahabeden alarak bize ulaştırdığı esâsât ile tefsîr ve îzâh etmek lâzımdır. Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktır:

مَنْ فَسَّرَ الْقُرْاَنَ بِرَأْيِهِ فَقَدْ كَفَرَ
Meâli: “Kim  Kur’ân’ı  kendi re’yiyle tefsîr ederse,  kâfir olur. (Yâni,  Kur’ân ve hadîsin mufassalına ve icmâ-ı sahabe ve kıyâs-ı  fukahâya  dayanmadan,  kendi  hevâsına  göre  Kur’ân’a  ma’nâ vermek küfürdür, dalâlettir.)”

Üstâd Bedîüzzamân (ra) da bu mevzu’da şöyle buyurmaktadır:
“Evet, zamân geçtikçe Kurân-ı Hakîm’in daha ziyâde hakáikı inkişâf eder demektir. Yoksa --hâşâ ve kellâ-- selef-i sâlihînin beyân ettikleri hakáik-i zâhirîyye-i Kur’âniyyeye şüphe getirmek değil. Çünkü, onlara îmân lâzımdır. Onlar nasstır, katîdir, esâstırlar, temeldirler.

ٰاذَا لِسَانٌ عَرَبِىٌّ مُبِينٌfermânıyla, ma’nâsı vâzıh olduğunu bildirir. Baştan başa hitâb-ı İlâhî o ma’nâlar üzerine döner, takviye eder, bedâhet derecesine getirir. O mensûs ma’nâları kabûl etmemekten --hâşâ sümme hâşâ-- Cenâb-ı Hakk’ı tekzîb ve Hazret-i Risâletin fehmini tezyîf etmek çıkar.
“Demek, maânî-i mensûsa, müteselsilen menba-ı risâletten alınmıştır. Hattâ, İbni Cerîr-i Taberî, bütün maânî-i Kurânı, muanan senetle müteselsilen menba-ı Risâlete îsâl etmiş ve o tarzda, mühim ve büyük tefsîrini yazmış.”

Hem Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın dediği gibi âyetler ve hadîsler, “Kim söylemiş, kime söylemiş, ne makámda söylemiş ve ne için söylemiş?” Suâllerine göre ma’nâ edilmelidir. Bu zikredilen káideler, Kur’ân ve hadîs için geçerli olduğu gibi, bütün ulemâ-yı İslâm’ın Kitâblarının ve Risâle-i Nûr’un mütâleası için de geçerlidir. Yâni, ulemâ-i İslâm’ın Kitâblarındaki mücmel bir sözü, başka yerde mufassal olan sözleriyle îzâh etmek ve hangi makámda, ne için ve kime söylendiğini nazar-ı i’tibâra almak lâzımdır

Üçüncü delîl olan İcmâ-ı Ümmet’e gelince:
“İcmâ: Hazret-i Peygamber (asm)’ın vefâtından sonra herhangi bir asırda ümmet-i İslâmiyyenin bütün müctehidlerinin şer’î bir hüküm üzerinde ittifâkıdır.”2
Demek “İcmâ-ı Ümmet” ta’bîrinde geçen “ümmet” kelimesinden murâd; başta sahabe olmak üzere müctehid ve müctehidlik mertebesine nâil olan zevât-ı âliyyedir. Yoksa, umûm ümmet değildir. Beşerî sistemlerde olduğu gibi bir çoğulculuk veyâ icmâ, şerîatta yoktur. Zîrâ, Kitâb ve sünnete dayalı bir ilme sâhib olmayan kişilerin re’yleri geçersizdir. Onlar hevâlarına dayanırlar ve hakíkí ilimleri olmadığı için ancak zanlarına tâbi’ olurlar. Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَإِنْ تُطِعْ أَكْثَرَ مَن فِي الأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَن سَبِيلِ اللّهِ إِن يَتَّبِعُونَ
إِلاَّ يَخْرُصُونَ إِلاَّ الظَّنَّ وَإِن هُمْ

Meâli:“Eğer yeryüzündeki insanların ekserisine uyarsan; onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar ve tarîk-ı dalâlete sevk ederler. Zîrâ onlar, delîle ittiba’ etmezler; ancak kendi zan ve tahminlerine ittiba’ ederler ve onlar, ancak  yalan söylerler.”1

وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ
Meâli:“Fakat, insanların ekserisi bilmiyorlar.”2

Bir mes’elede icmâ mün’akid olduktan sonra, artık ondan sonraki asırlarda hiçbir Müslüman, ne kadar âlim olursa olsun ona muhâlefet etmez ve edemez. Meselâ, Sahabe asrında bir mes’elede icmâ olduysa --ki asıl icmâ, onların icmâıdır-- Tâbiín ona muhâlefet edemez. Eğer Tâbiín, bir mes’elede icmâ etmişse, Tebe-i Tâbiín ona muhâlefet edemez ve hâkezâ… Aksi halde, icmâ eden eşhâsa dalâlet ve hatâ isnâd etmek gerekir ki, bu durum “Ümmetim (yâni ulemâ-i ümmetim),  dalâlet üzerine icmâ etmez” hadîsine muhâlif olduğu gibi, vahyin bize geliş silsilesindeki bir halkaya hatâ isnâd etmek, vahye şübhe îrâs edeceğinden merdûddur. Çünkü, vahyin bize ulaşması, sahabenin icmâı iledir. Sahabenin icmâını tasdîk ve bize ihbâr eden, tâbiínin icmâıdır. Tâbiínin icmâını tasdîk ve bize ihbâr eden, tebe-i tâbiínin icmâıdır. Ve hâkezâ... Bunlardan birinin reddi, silsilede kopukluk meydana getireceğinden, vahye şübhe îrâs eder.
Eğer bir mes’elede icmâ mün’akid olmaz, fakat Âlem-i İslâmdaki ulemânın ekserisi, yâni cumhûr-i ulemâ siyâsî bir baskı altında bulunmadan bir hükümde ittifâk ederlerse; artık fetvâ o vecihle verilir. Cumhûra muhâlefet eden müctehid, kendi âleminde has ictihâdıyla amel etse de ümmeti ona da’vet edemez. Ümmet, ancak cumhûrun caddesinde yürüyebilir ve ona sevk edilir. Üstâd Bedîüzzamân (ra) da bu husûsda şöyle buyurmaktadır:
“Âlem-i İslâmın cadde-i kübrâsı, o umûm eimmenin caddesidir; muazzam ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka husûsî ve dar caddeye sevk edenler, idlâl ediyorlar.”3“Bir fikre da’vet, cumhûr-i ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa,  da’vet bidattır, reddedilir.”4

Allâhu Teâlâ, İcmâ-ı Ümmete riâyete emir ve ona muhâlefet edenleri zecr sadedinde şöyle fermân etmiştir:
َ

مَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا

Meâli: “Kim hidâyet ona açıkça tebeyyün ettikten sonra, Rasû’e muhâlefet eder ve mü’minlerin ittiba’  ettikleri tarîk-ı hakkın ve din-i İslâm’ın gayrı bir tarîka ittiba’  ederse, Biz onu döndüğü dalâlet yolunda bırakırız ve âhirette de onu Cehennem’e koyarız. O Cehennem ne kötü bir dönüş  yeridir.”1Bu âyet-i kerîmede geçen
سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ ta’bîri, “İcmâ-ı Ümmet”e işâret etmekte ve aynı âyet-i kerîme, “İcmâ-ı Ümmet”e muhâlefet edenlerin hidâyeti bulamayacaklarını ve Cehennem’e gireceklerini ifâde etmektedir.

Ammâ “Kıyâs-ı Fukahâ” ise ;

ْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَار ِ yâni, “Ey akıl ve basîret sâhibleri, ibret alınız!”  âyetine dayanmaktadır. “Kıyâs-ı  Fukahâ”: İlmî dirâyeti bulunan âlimlerin, hakkında Kitâb ve sünnette sarîh bir hüküm bulunan bir şeyin illetini tesbît ederek, Kitâb ve sünnette sarîh bir hüküm bulunmayan başka bir mes’ele hakkında illet ortaklığına istinâden hükmetmesi, yâni i’tibâr etmesidir. Fukahânın bu kıyâsları, Kitâblarda her ne kadar, “Filân âlimin re’yi budur” gibi ifâdelerle beyân ediliyorsa da, bu, o âlimin karîhasından çıkan mücerred re’yi olduğu ma’nâsında değil; belki “Onun Kitâb ve sünnetteki bir ilme istinâd eden re’yi ve tarz-ı telâkkísi budur” ma’nâsındadır. Nitekim İmâm-ı A’zam, “Re’ye çok fazla mürâcaât ediyorsun” diye yapılan bir tenkíde

ما فَرَّطْنَا فِي الكِتَابِ مِن شَيْءٍ  yâni, “Biz bu Kitâbda hiçbir şeyi noksan bırakmadık”  âyetini okuyarak; “Bu, bizim o mes’eleyi Kur’ân’dan nasıl çıkardığımızı bilmeyene göre re’ydir” diyerek cevâb vermiştir.

Umûm insanların maddî ve ma’nevî cihette tamâmen aynı seviyede olmamaları ve bir tarz-ı hayât-ı ictimâıyyede bulunmamaları sebebiyle, teferruatta aynı terbiye altına girmeleri hikmet ve rahmet-i İlâhiyyeye muvâfık olmadığı için; Allah ve Rasûlü (asm), bu ihtilâfa müsâade etmiştir. Bu mevzu’ hakkında Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın “Yirmi Yedinci Söz” isimli eserine ve İmâm Şa’rânî’nin “Mîzânü’l-Kübrâ” isimli eserine mürâcaât olunsun. Kur’ân ve hadîsteki ma’nâları ve hükümleri istinbât etmek ve tefsîr etmek,  Arabî lügatı gáyet mükemmel bilmekle berâber, şu ilimleri de bilmeye mütevakkıftır:

1) Usûl-i Tefsîr.
2) Usûl-i Hadîs.
3) Usûl-i Fıkıh.
4) Usûl-i Kelâm.
5) Sarf-Nahv.
6) Mantık (İmâm Gazâlî’ye göre).
7) Münâzara.
8) Belâğat.
9) Bedi.
10) Beyân.

“Edille-i şer’ıyye” denilen “Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet, Kıyâs-ı Fukahâ”ya muvâfık olmak ve şu ilimlerin tesbît ettiği ölçüler içerisinde bulunmak şartı ile, Kur’ân ve hadîse verilen her ma’nâ doğrudur, bu esâslar dışında verilen her ma’nâ ise bâtıl ve yanlıştır. Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî (ra),  bu mevzu’da şöyle buyuruyor

“Ulûm-i Arabiyece sahîh ve usûl-i diniyyece hak olmak şartıyla ve fenn-i maânîce makbûl ve ilm-i beyânca münasîb ve belâgatçe müstahsen olan bütün vücûh ve maânî, ehl-i ictihâd ve ehl-i tefsîr ve ehl-i usûlüd-din ve ehl-i usûlül-fıkhın icmâıyla ve ihtilâflarının şehâdetiyle, Kurânın ma’nâlarındandırlar.”1 İşte bu esâsâta göre; nasıl Kur’ân’ın mücmel âyetleri, mufassal âyetler veyâ ehâdîs-i Nebeviyye ile tefsîr edilir; hem mücmel olan hadîsler, mufassal hadîslerle îzâh edilir; aynen öyle de bütün İslâm âlimlerinin mücmel sözleri, önce “Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet, Kıyâs-ı Fukahâ”ya muvâfık bir başka yerdeki mufassal îzâhlarıyla ma’nâ edilmelidir. Eğer eserlerinde böyle bir îzâhat bulunmazsa, o zamân o İslâm âlimlerinin “Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ”ya zâhiren muhâlif görünen mücmel cümleleri, edille-i şer’ıyyeye göre te’vîl edilir. Meselâ; Şeyh Muhyiddin-i Arabî (ks)’nun eserinin bir yerinde mücmel bir ifâdeye rastlanılsa ve o mücmel ifâdeler de zâhiren edille-i şer’ıyyeye muhâlif ise; o mücmel ifâdelere, “Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet, Kıyâs-ı Fukahâ”ya muvâfık bir başka yerdeki mufassal îzâhatına mürâcaât edilir. Eğer böyle bir îzâhat yoksa, o zamân o zâtın sözlerini  edille-i şer’ıyye ile te’vîl etmek lâzım gelir.

Hem meselâ, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (ra) şöyle demiş: “Ne olursan ol, yine gel!” Bu söz doğrudur, ancak Mevlânâ Celâleddin’in murâdı üzere olsa… Yoksa, ehl-i hevânın anladığına göre değil. Mevlânâ’nın hakíkí murâdı ise, ancak yukarıdaki esâsâta göre anlaşılır. O ma’nâ-yı maksûd da üç noktada mütâlea edilebilir:

Birincisi: Yahûdîler, neseben Yahûdî olmayanları Yahûdî dinine kabûl etmiyorlar. Çünkü, onların inancına göre din, Yahûdî ırkı üzerine kurulmuştur ve millî bir dindir.  Din-i Hak olan İslâmiyyete göre ise böyle bir inanç bâtıl ve merdûddur. Yâni, din-i Muhammedî (asm), belli bir kavmin dini değildir. Belki bütün ırklara hitâb eden ve onları mes’ûl tutan bir dindir. “Ne olursan ol, yâni hangi ırk ve dine mensûb olursan ol, din-i Muhammedî (asm)’a gel!” demektir.

َمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشيرًا وَنَذيرًا وَلكِنَّ اَكْثَرَنَّاسِ لَايَعْلَمُونَ

Meâli:“Habîbim! Biz seni göndermedik, illâ bi’l-umûm insânlara risâlet-i âmme ile gönderdik ki, sen onlardan îmân edenleri Cennet’le tebşîr ve inkâr edenleri korkutur olduğun halde umûmuna ahkâm-ı dini tebliğ edesin. Velâkin insânların çoğu bu hakíkati bilmezler.”1Tefsîr-i Hâzin’de beyân edildiği üzere, bu âyette geçen
لِلنَّاسِ kelimesi; “Arab, Acem, siyah, beyaz” cümle efrâd-ı beşere şâmildir.

İkincisi: Diğer peygamberlerin her biri, belli bir kavme peygamber olarak gelmiştir. Rasûl-i Ekrem (asm) ise umûm insânlara peygamber olarak gelmiştir. Buna binâen, “Ne olursan ol, yâni hangi ümmetten olursan ol, ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah’ de! Ve Kur’ân’ı kabûl et!” demektir. Rasûl-i Zîşân (asm)’ın umûm insânlara peygamber olarak gönderildiğini aşağıdaki âyet-i kerîmeler ifâde ediyor:

قُلْ يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّى رَسُولُ اللّهِ اِلَيْكُمْ جَميعًا الَّذى لَهُ مُلْكُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ لَااِلهَ اِلَّا هُوَ يُحْي وَيُميتُ فَامِنُوا بِاللّهِ وَرَسُولِهِ
  
نَّبِىِّ الْاُمِّىِّ الَّذى يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَكَلِمَاتِه وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

Meâli:“Ey Rasûlüm! De ki: ‘Ey insânlar! Muhakkak, ben kesin olarak cümlenize Allah tarafından gönderilmiş peygamberim. Öyle bir Allah ki, semâvât ve Arz’ın bütün mülkü O’nundur. O’ndan başka ilâh yoktur. O diriltir ve öldürür. Ey insânlar! Öyle ise Allah’a ve O’nun nebîyy-i ümmî olan Rasûlüne îmân edin ki, o Rasûl de Allah’a ve O’nun indirdiği bütün semâvî kitâblara ve suhûflara îmân ediyor. Ve siz, o Nebîyy-i Ümmî’ye îmân etmekle berâber ona tâbi’  olun ki hidâyete eresiniz.”2

َا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمينَ
Meâli: “ (Rasûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”3

Üçüncüsü: Eski şerîatlarda tevbenin kabûlü, ancak kebâiri işleyen kimsenin kendisini öldürmesine bağlı idi. Mücerred  tevbe kâfî değildi. Nitekim aşağıdaki âyet-i kerîme bunu ifâde etmektedir:

تُوبُوا اِلى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُوا اَنْفُسَكُمْ
Meâli:“ Tevbe ile tazarru’  ve tezellül ederek Hálık’ınızın dergâhına rücû’ edin ve vâkı’ olan isyânınıza nedâmet-i kâmile ile nedâmet ettikten sonra nefsinizi maddeten katledin.”4Şerîat-ı Muhammediyye (asm)’da ise nasûh tevbe ile günâhlar afvolur. Onun için “Ne olursan ol, yine gel! Yâni, günâhım çoktur diyerek rahmet-i İlâhiyyeden ümidini kesme! Allah tevbeleri kabûl eder. Gel, günâhından tevbe et!” demektir. Yoksa, “Bulunduğun gayr-i meşrû’  hal üzerine devâm et!” demek veyâ onların günâh olan hallerini hoş görmek demek değildir. İşte sâir ulemâ-i İslâm gibi Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın ba’zı mücmel ifâde ve cümlelerini de bu kıstaslarla değerlendirmek lâzımdır. Yâni, Üstâd Bedîüzzamân (ra)’a âit mücmel bir ifâdeyi önce edille-i şer’ıyyeye muvâfık bir başka yerdeki mufassal cümleleriyle açıklamalıyız. Bununla berâber, ulemâ-ı İslâm’ın tedkíkâtı netîcesinde Üstâd Bedîüzzamân’ın eserlerinde edille-i şer’ıyyeye muhâlif herhangi bir mes’eleye rastlanmamıştır. Eğer farz-ı muhâl olarak Üstâd Hazretlerinin eserlerinde edille-i şer’ıyyeye zâhiren muhâlif mücmel cümleler ve ifâdeler bulunsa ve başka yerlerde de edille-i şer’ıyyeye muvâfık mufassal ifâdeler mevcûd değilse; o zamân  bu cümleler, edille-i şer’ıyyeye göre te’vîl edilir. Yoksa, Üstâdımızın bir mes’ele hakkında yazdığı sarîh ve mufassal olan ifâdelerine bakmadan, eser içinden bir veyâ birkaç mücmel cümleyi âdetâ cımbızla çekip almak gibi,  o mücmel cümleleri nazara verip, diğer sarîh ve mufassal cümlelerden kat-ı nazar etmek, dalâlete sebeb olur.
Hem o zât, bilerek şerîata muhâlif konuşmayacağı için, onun bütün sözlerini de bu edille-i şer’ıyyenin mihengine vurmalı ve kasdettiği asıl ma’nâyı anlamalıdır. Yoksa, “kitâb, sünnet, icmâ ve kıyâs”a bakmadan kendi aklına göre ma’nâ edip, sonra o ma’nâyı sanki Üstâdın murâdıymış gibi gösterip etrâfa neşretmek dalâlettir ve bu, Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî (ra)  Hazretlerine bir bühtân-ı azîmdir.  Edille-i Şer’ıyyeye muhâlif olan o ma’nâlar,      --Hâşâ!-- Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerine âit olamaz; belki edille-i şer’ıyyeyi esâs almayan kişilerin kendi zan ve hevâlarına âittir. Bütün Müslümanlar üzerine farzdır ki, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerini bu gibi iftirâlardan tebrie etsin ve şöyle desin:

يَكُونُ لَنَا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذَا سُبْحَانَكَ هذَا بُهْتَانٌ عَظيمٌ
Meâli: “Bizim için, söylenen şu sözü ve bunun emsâlini söylemek sahîh olmaz. Ne acâib ve garâibe tesâdüf ediyoruz. Yâ Rabbî! Seni nekáisten tenzîh ederiz ki, şu söylenen söz, vâkıın hılâfı büyük bir bühtân ve iftirâdır.”1

Kaynak:Rahle Yayınları; Reddu’l-evham-1

 





 

 

 

Yorum Yaz