"DUA Ve/VeYa HAYAL DEFTERİ.."

Namazın Hakîkatı-Esrârı-Mânâsı


Namaz nedir?


Mü'minin mi'râcı olan namaz, Saltanat-ı İlâhiyyeyi i'lândır. İnsân fıtrat i'tibâriyle şu kâinatta bir ustabaşıdır. Ne için? Bin tâne hayvanı bir insâna teslîm et, idare eder mi? Eder. Küre-i Arz'ı eker, binâ yapar. Yerde ve gökte ne kadar mahlûkât varsa, Cenâb-ı Hak tarafından onun emrine verilmiştir. Güneşi kendi lehine kullanır. Onunla suyunu ısıtır. Mevcudatı emrinde kullanan, âlemi süslendiren odur. Âlem insân için çalışmakta, dönmektedir.
İnsân, Dellâl-ı Saltanat-ı İlâhiyyedir. Dellâlların başı Peygamber (asm) Efendimizdir.

İnsân namaza girince ne der? "Allâbu Ekber!" der. Bu ne de-mektir: "Allah in saltanatı, bütün saltanatlardan üstündür."
Sonra, "Elhamdülillâhi Rabbü'l-âlemin" diyor. Bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd. Bunu i'lân ediyor. Namazın kendisi, saltanat-ı İlâhiyyeyi bütün âleme i'lân etmektir. Ezan nedir: Dellâllıktır. Namaz dellâllıktır. Allah saltanatını kulunun diliyle İ'lân ediyor. İnşân, ubûdiyyet-i külliyyeye mazhardır. Bilhassa namaz vasıtasıyla küllî bir ibâdet yapar... Meselâ sinek, "Lâ ilahe illallah" dediği zaman, sâdece kendini düşünür. Yer de öyle, zerre de öyle. Bütün âlemden anlamıyorlar. Vekâlet yapamıyor, küllîleşemiyorlar. Güneş yine kendi lisanıyla söylüyor, başkasına vekâlet yapmıyor.

İnsân bütün âlemin hulâsası olduğu için küllî ibâdet yapar. Âlemde ne varsa insânda toplanmış. Onun için inşânın havass-ı hissiyatı bütün âlemi kaplamış. Onun için, umûmî bir vekîl gibi, peygamberler bütün âlemin ibâdetini hem görür, hem Allah'a takdîm ederler.

Alemlerin yaratıcısı olan Allah; yeryüzünde bütün âlem ordularının ibâdet-i külliyyesini hem anlayacak, hem anlatacak bir me'mûr ta'yîn etmiş: İnsân... İşte insân böyle küllî bir kabiliyete sahip olduğu için hesabı ağırdır.

İnsân; san'at i'tibâriyle, kâinatın, bu dünyâ memleketinin usta-başısıdır, hem hülâsasıdır, fihristidir. Tevhîd i'tibâriyle, dellâl-ı saltanattır. Allah'ın saltanatını ezanla, namazla, ibâdetle âleme i'lân etmektedir.

Âhiret ibâdeti cihetiyle de ibâdet-i külliyyeyi meydana getirir. Madem küllî ibâdet yaptı, dellâllık yaptı, ustabaşıdır; öyleyse mes'ûliy-yeti de o çeker, mükâfatı da o alır. Diğer mahlûkât gibi değildir.

İnsân küçüktür, ama bütün dünyâ onun içinde toplanmıştır. Görünen ve görünmeyen bütün âlemin nizâmı inşânın içindedir.
Küllîleşmeyen insân, esmaya yanaşamaz. Esmaya yanaşamayan, Allah'a da yaklaşamaz.


Namazın hakîkatı-Esrârı-mânâsı

Namaz hulâsa olarak üç çekirdek kelime ile ifâde edilebilir: Tesbîh, tahmîd, tekbîr.. İnsân taaccüp ettiği hâdiselerle karşı karşıya kaldığı zaman Sübhânallah , büyük hâdiselerle karşılaştığı
zaman "Allâhu Ekber"; hadsiz ni'metlere karşı "Elhamdülillah”der
. Beş farz namazın hepsinde bu üç ma'nâ mevcûddur.

Her bir namaz, mühim bir inkılâb başıdır. Her bir farz namazın vakti, acîb bir tasarrufun görüldüğü andır. Her bir nam ı hadsiz ni'metlerin toplandığı zamandır.

İnkılâblara karşı TESBÎH, tasarrufât-ı azîmeye karşı TEKBÎR, ni'metlere karşı da TAHMÎD ma'nâsındaki namaza emredilmiştir. Bu üçünü mükemmelen içine alan ibâdet, namazdır.

İnsân namaza girdiği zaman dört mes'ele ile karşı karşıya kalır:
1. İnsân,
2. Fatiha,
3- Namazın kendisi,
4. Zaman...

Şimdi bunlara teker teker bakalım:

İnsân: Hem İmkân Âleminin hulâsâsıdır, dünyâda ve âhirette ne varsa hepsinin küçülmüş misâlidir; hem vücûb âleminin, bin bir ism-i İlâhî'nin nokta-i mihrâkiyyesidir, merkeziyesidir. Bütün âlem küçültülmüş, inşân olmuş. İnşân büyütülse âlem olur. Âlemde ne varsa insânda vardır. Böyle bir insân namaza durduğunda, bütün kâinat da onun içinde namaza durmuştur.

Fatiha: Âlemde ne varsa 104 kütüb ve suhûfta var. Âlemin ma'nâsını bunlar hakkıyla çözmüştür. Bin bir ism-i İlâhî'yi ta'rîf etmiştir.
Bu kütüb ve suhûflarda ne varsa hepsi Kur'ân'da mevcûddur. Kur'ân bütün suhûf-u semâviyyenin (ilim i'tibâriyle) hulâsâsıdır. Kur'ân'da ne varsa, hepsi Fâtiha-i Şerîfede vardır. Fatihada ne varsa,Besmelede vardır.

Hakîkî mü'min odur ki, Fatihayı okuduğu zaman bütün kütüb ve suhûfu, bütün âlemdeki hakikatleri, bütün müctehidîn-i izamın ictihâdâtını, bütün ulûm-i evvelin ve âhirini Fatiha içerisinde, hattâ Besmele içerisinde bulandır. Hakîkî mü'min budur. Fatiha böyle bir ilim hazinesidir.

Namaz: Bütün âlem, bütün mahlûkât ibâdet etmektedir. Namaz bütün mahlûkâtın ibâdetini içine almaktadır. Âlemde dört çeşit ibâdet var: Mahlûkâtın bir kısmı rükûda, bir kısmı secdede, bir kısmı kıyamda (ayakta), bir kısmı teşehhüdde oturmuş gibi bir hâlleri var.

Melekler Arş'tan semâya kadar (gökte bir karış boş yer olmamacasına) ibâdettedir. Kimi secdededir (ilk yaratılışından kıyamet kopuncaya kadar öyle), kimi rükûdadır, kimi de teşehhüttedir, kimi kıyamdadır.

Kâinattaki mahlûkât da öyledir. Kimi sürüngenler gibi secdededir, kimi dört ayaklılar gibi rükûdadır. Kimi ağaçlar gibi diktir, kıyamdadır. Kimi yarı oturmuş gibidir (taşlar ve dağlar gibi), on-l.ınn da teşehhütte gibi bir hâlleri var.

Mahlûkât; melek dâhil, câmidât dâhil, hepsi namaz denilen hakikatin bir parçasını yapıyor. Hepsini birden yapmıyor. (Ya kıyamdadır, ya rükûdadır, ya secdededir, ya Tahiyyâttadır). İnsân ise hepsini yapıyor.

Namaz bütün mahlûkâtın ibâdetini içine aldığı gibi; oruç, hac, zekât, kelime-i şehâdet gibi bütün ibâdet çeşitlerini de içine almaktadır. İnsâna emrolunan bu ibâdetlerin hepsini de namaz içine almaktadır.

Namaz kılan oruçlu mudur? Evet. Bir şey yemiyor. Yese, namaz gider.

Namaz kılan hacda mıdır? Evet. Ka'be'ye müteveccihen duruyor. Hayâlen Ka'be'yi karşısında bulunduruyor, bütün âlemle, bütün mü'minlerle beraber namaz kılıyor.

Namaz kılan kişi aynı zamanda zekât da vermiş oluyor. Nedir o zekât? İnşânda 360 mafsal var. Her bir mafsalın bir sadakası var. Namazda hepsi ayakta durmuş ibâdet ediyor. Hiçbir a'zâ yoktur ki bir vazifesi olmasın. Gözün ibâdeti, secde yerine bakmak. Kulağın vazîfesi, okuduğunu dinlemek. Akim vazifesi, düşünmek. Bir a'zâ vazifesini yapmazsa, namaz yine olmuştur, fakat o a'zânın namazı fesada gitmiştir. Bu kusuru işlememek mümkün değil. Onun için namazdan sonra üç defa "Estağfirullah" denilmelidir.
Ayrıca namazın diğer zekâtı, peygamberlere, evliyalara salâtü selâm getirmektir.

Namazda Kelime-i Şehâdet de vardır. Tahiyyâtta kelime-i şe-hâdeti de getiriyoruz. Böylece, namazın kendisiyle birlikte, namaza durulunca İslâmın beş şartını birden îfâ etmiş olmaktayız

Namaz, kâinattaki fıtrî ibâdetlerin hulâsası olduğu gibi, Kelâm sıfatından gelen, insâna emrolunan bütün ibâdetlerin de fihristesidir.
Namazın içinde altı erkân-ı îmâniyye de vardır. Çünkü, namaz kılan, Allah'a inanır. Besmele okunur, "Yalnız Allah'ın adıyla başlıyorum" diyorsun. Putperestliği kaldırıyorsun. Elini kaldırmak demek, iki cihanı arkaya atmak demek. Namaz kılan, o hareketinden sonra Allah'la başbaşa kalır.

Namazın içerisinde Haşir de var. Nedir? Çünkü kıyamet kopuyor gibi bir hâl oluyor. Sen bütün âlemin imâmı oluyorsun Hem vücûdunda bütün esmayı, bütün âlemi seyrettiğin gibi; bütün âleme vekîl olup, "İyyâke na'büdü" diyeceksin.

Meleklere îmân da var. Çünkü, vahy-i İlâhî'yi getiren melektir. Sen Kur'ân okuyorsun. Dolayısıyla o vahyi ve vahyin getirilişini, dolayısıyla meleklerin varlığını da düşünüyorsun. Ayrıca namazın içinde melekleşme de var.

Kütüblere îmân da var. Çünkü, Kur'ân okuyorsun. Kur'ân ise bütün suhûf ve kütübün hulâsâsıdır.

Peygamberlere îmân da var. Çünkü, Resûl-i Ekrem'i kelime-l şehâdette zikrediyorsun, teşehhüdde salevât getiriyorsun.

Kadere îmân da var. İlm-i İlâhiyyeye îmân etmezsen, olmaz. Gururlanmak zamanı değil ki... Sen ubûdiyyet ediyorsun; yâni Allah'ın ilmine inanıyorsun, sonra bu işi yapıyorsun.

Hem altı erkân-ı îmâniyye, hem beş esâs-ı İslâmiyye, yâni on bir hakikat namaz içerisinde dere edilmiştir (mevcûddur).

4. Zaman:
İnşân namazı zaman içerisinde kılıyor. Her bir namaz vakti, hulâsa olarak âlemin bütün devirlerini içine almıştır. JMe kadar zaman çeşidi varsa, hepsi 24 saat içerisine dere edilmiştir. 24 saat demek, bütün dünyâ demektir. Ciddî dikkat edilirse, dünyânın asıl ömrünün 24 saat olduğu, gerisinin hep bu 24 saatin tekrarından ibaret olduğu görülecektir. Bu 24 saat, bütün zamanlardan (sâlise, saniye, dakika, saat, gün, hafta, ay, yıl, asır, bin yıl, v.s.) haber veriyor. Bütün zamanlar aslında 24 saatin tekrarıdır.

Bütün âlem namazda

Mü'min odur ki; günde beş defa namazında kendisini okumaktadır. Bin bir ism-i İlâhî'nin âyinesi olduğunu, bütün kâinatın da kendi içerisinde maddeten de toplanmış olduğunu, bütün duygularının da o namaz anahtarıyla açılacağını, namazın mintarafillâh (Allah tarafından) kurulu bir merdiven olduğunu anlar. Mu merdivene basar, kendini okumaya başlar.?

İnsân namaza durduğunda, o namaz hakîkatına tek başına girmemektedir. Mü'minin namaza girmesi demek; Allah'ın bin bir İsminin tecelliyâtı olan ve bütün âlem de içine yerleştirilmiş bir İnsân olarak girmektedir.

"Kad kameti's-salâh": Namaz kalktı ayağa! Yâni, bütün filem kıyamdadır, Allah'a ibâdet eder; sen de kalk, âlem nâmına vekâlet yap. Namaz ayaklanmış, yâni bütün âlem kıyamdadır, seni bekliyor. Çünkü, hepsi senin içinde yerleştirilmiş. Sense imâm olacaksın.

İnsan nasıl âlemin nümûnesidir? İnsânın "hayâl" i Âlem-i Mi-sâl'den, "hâfıza'sı Levh-i Mahfûz'dan geldiği gibi, "îmân"ı Cennet'ten haber veriyor, "nefis" şeytândan haber veriyor, "kalb" melekten ve Arş'tan haber veriyor,[/color] "kuvve-i gadabiyye" Cehen-nem'den haber veriyor, "tüyleri" ormanlardan ve "dişleri" değirmenlerden ve "damarları" nehirlerden haber veriyor. İnsânda "göz" var, âlemde güneş var. İnsânda "eğri büğrü hudûdlar" var, âlemde dağlar var.

İnsânda "kuvve-i hafıza" var (mercimek kadar), o kadar küçük bir yerde bir bant dönüyor. O bant bütün Âlem-i İmkân'ı (maddî âlemi) içine alıyor. İnşân bütün dünyâyı gezebilse, hafızasına yerleşir, suretini içine alır, yine de "tok olmadım" der. Âlem hafızaya nisbeten bir nokta gibi küçülür, kocaman bir dâire yine boş kalır.

Aklın dâiresi ise daha da geniştir. Kalb zâten bu âlemle meşgul değildir. Bu kalbin dâiresi o kadar geniştir ki; hafıza ve akıl dâiresi de dâhil, bütün âlem onun yanında bir nokta gibi olur. Çünkü, o vücûb alemiyle meşguldür. Cemâlullahtan başka bir şeyi nokta-i merkeziyyede kabul etmiyor. Onun dâiresi mâsivâ değil,mâsivânın üstünde vücûb âlemidir. O oraya nazırdır ve devamlı bir Arş-ı Rahmân'dır.

İnsân işte böyle acîb bir mahlûk olarak, İmkân ve Vücûb âlemîni kendi âyine-i ruhunda mezcederek huzûr-i Rahmâniyyeye çıkan acîb bir mahlûktur. İşte namaza duran şahıs budur. Muhatab-ı İlâhî de budur. Bütün âlemi temsîl ederek namaza çıkıyor, Allah'ın huzurunda duruyor.

Namaz; birden merdiven olup, kapıyı açıp, Allah'la kul ara sındaki bütün mertebeleri kaldırmakta; yetmiş bin perdeyi (İmkan âlemini ve esma ve sıfat perdelerini) kalbin nazarında kaldırmaktadır. Cenâb-ı Hak namaz vasıtasıyla kulunu huzuruna da'vet etmektedir. Resûl-i Ekrem (asm) Mi'râc gecesinde gitmiş, Cemâlullah'la müşerref olmuştur. Dönüşünde de o yolu açık bırakmıştır. O yolda gitmek için de vâsıta olarak namazı bırakmıştır. Şu maddî gözle Cemâlullah'ı bu dünyâda görmek mümkün değildir, ama namaz vasıtasıyla kalb gözüyle görülebilir. Onun içindir ki, "Namaz mü'minin mi'râcıdır" buyrulmuştur.

Demek, namaz deyip geçmemek lâzımdır. Bizim namazımız, bütün mevcudatın namazının hulâsâsıdır, fihristidir. Namaza giren şahıs maddeten bütün âlemîn hulâsası olduğu gibi, ma'nen bin bir ismin âyinesidir. Namaz kılanın okumuş olduğu Fâtiha-i Şerîfe, bütün mümkinat âlemînin maddeten ve ma'nen okunması, bütün kütüblerin ve Kur'ân'ın okunması demektir. Namaza kalkış ve namaza duruş ise; altı erkân-ı îmâniyyeyi, beş esâsat-ı İslâmiy-yeyi ve tesbîh, tahmîd, tehlîl, tekbîri, bütün âlemîn ibâdetini de içine almıştır.


kaynak:Gençliğin İlmihali- Burhan Bozgeyik.

08:54 - 17.9.2008 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

Kainat Zikrediyor..Namazın Ehemmiyeti


Kâinat zikrediyor


Bütün kâinat, bütün mevcudat, bütün zerreler Allah'ı zikretmektedir. Bu zikirlerin, teşbihlerin, tehlîlin ma'nâsı nedir? Mevcudat, kâinat, inşânla adetâ konuşmaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın üzerlerinde tecellî etmiş olan isimleriyle kendilerini insanlara tanıttırmak istemektedirler. Muhâtab, insandır. Ni'metlerin lisân-ı haliyle sevdiriyor, kâinatın san'at lisanıyla da kendini tanıttırıyor. Kâinatın dilini sustur bakalım, mümkün mü? Madem susturulmaz, o hâlde dinlemeli!
"Ben bu kâinatın zikrini, teşbihini duymak istemiyorum" diyenlerin kurtuluşu yoktur. Nereye kaçacaklar? Bütün o mevcudat gelip, o kişinin aleyhinde şâhidlik edeceklerdir. "Biz zikrettik, ama bu adam duymadı! Yâ Rabbî, senin esmanı bildirdik, gür sadâmızla senin san'atını ta'rif ettik, senin ni'metlerini anlattık. Şu gafil insân sesimizi duymadı” diyecekler.

Hz. Mûsâ (as) bir gün, "Yâ Rabbî sinekleri niçin yarattın?' deyince, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: " Yâ Mûsâ, sen bir gün i'tirâz ettin. Bunların her gün i'tirâzı var size karşı. Diyorlar ki: 'Sen kocaman bir mevcudu yaratmışsın, başında bir kafa, o kafadan da ara sıra Seni zikir çıkıyor. Eğer onun tek kafasından bizim gibi mevcûd yaratsaydm, bir milyon canlı olurdu, milyonlarca dillerle seni tesbîh edecektik.'"

İbâdette güçlük yok!

Rabbimizin emri olan ibâdetlerin hiçbirinde zorluk yoktur. O ibâdetlerin tamâmında, vücûdun, aklın, kalbin, ruhun rahatı vardır.
Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed (sav)'e mahsûs olmak üzere pek çok "kolaylıklar" bahsetmiştir.

Meselâ; Hıristiyanlarda,Yahûdîlerde namaz husûsî mâbedlerde kılınırken, Allah yeryüzünü Müslümanlara bir mescîd kılmıştır. Temiz olan her yerde namaz kılınabilir. Seferîlikte namaz kısaltılabilir. Kurban, ganimet' malı diğer ümmetlere haramdı, ümmet-i Muhammed (sav)'e helâl kılındı. Yahûdîlerde necaset yıkanmakla temizlenmez, elbisenin pislenen yerini kesmek lâzımdı. Yahudiler, hatâen yapsalar, unutsalar yine mes'ûldüler. Ümmet-i Muhammed (asm) ise hatâ ve unutmaktan mes'ûl değildir. Meselâ, unutarak orucunu yemiş olsa, hatırlar hatırlamaz yemeyi bırakır ve orucuna devam eder. İncil'de de çok cezalar vardı. Dînde olmadığı hâlde ruhbanlığı on lar îcâd etmişlerdi, İslâmiyyet ruhbanlığı kaldırdı. Köleler hakkındaki hükümler de önceden ağırdı. İslâmiyyet, köleliği kaldırmak için pek çok kolaylıklar getirdi.

İşte, "Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız" dan murâd budur. İslâmiyyet zâten kolaylık dînidir. Yoksa, "kolay(aştırınız" demek, "Cihâdı kaldıralım, namazı azaltalım, v.s." demek değildir. Bütün ruhsat-ı şer'iyelerin hepsi dindeki kolaylıklardır.

Namazın ehemmiyeti

İşte bu şekilde ümmet-i Muhammed (sav)'e zâten kolaylaştırılmış olan ibâdetleri yapmaktan çekinmek, inşânın hem dünyâ hayâtı, hem de âhiret hayâtı için bedbahtlıktır.

İbâdetlerin başını namaz çekmektedir. îmândan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz; bütün ibâdetleri de bünyesinde barındıran, inşânın "yeryüzünün halîfesi" sıfatıyla, bütün mevcudatın ibâdetini imamlık yaparak Cenâb-ı Hakk'a takdîm ettiği, hakikati çok yüksek bir ibâdettir.

Cenâb-ı Hak inşâna her gün yirmi dört altın hükmünde 24 saatlik zaman vermiştir. İnsân, bu 24 saatlik zamanın bir saatini namaza ayırmazsa (Beş vakit farz namaz abdestleriyle birlikte inşânın ancak bir saatini alır), o inşân ne kadar gaflettedir, ta'rîfi mümkün değil.
İnşânın namaz kılması için, binlerce, on binlerce, milyarlarca sebeb vardır. Namaz kılmaması için bir tek "geçerli" sebeb gösterilemez. Ölümden ve unutmaktan başka namazın özrü yoktur.

Namazın ehemmiyyeti, hakikati ve esrârıyla ilgili İslâm âlimlerinin, müctehidlerin, müceddidlerin yazdıkları derlenmiş olsa, ortaya yüzlerce cilt eser çıkar.

Namaz hakkındaki âyetler

Kur'ân-ı Kerîm'de namazla ilgili pek çok âyet-i kerîme vardır. Ilımlardan ba'zılarına meâlen bakalım:

"Muhakkak namaz, mü'minler üzerine vakitleri belli bir farz nlmuştur." (Nisa, 103)

"Ehline namaz kılmayı emret, kendin de ona sebat ile devam w." (Tâhâ, 132)

"Namazı dos doğru kılın, müşriklerden olmayın" (Rûm S.31)

"Dos doğru namazı kılın, zekâtı verin; rükû edenlerle beraber rükû edin (cemâate devam edin)" (Bakara, 43)

"Namazları ve bilhassa orta namazı (ikindi namazını) mu-hâfazaya devam edin; gönülden boyun eğerek Allah için nama-za durun." (Bakara, 238)

"Sana vahyolunan kitabı oku ve namazı dos doğru kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyur. Allah'ı ıiumak ise elbette en büyük ibâdettir. Yaptıklarınızı Allah hakkıyla bilir" (Ankebût, 45)

Hadîsi şerifler

Sevgili Peygamberimiz (asm) son nefesini verirken bile ümmetini namaza teşvîk etmiş, namaza dikkat etmelerini tavsiye buyurmuşlardır. Namazla ilgili o kadar çok hadîs-i şerif vardır ki, biz bunlardan ba'zılarına teberrüken bakacağız...
"Namaz dînin direğidir." (Keşfu'l Hafa, c. 2, s. 31)
"îmânın alâmeti namazdır" (Feyzu'l Kadir, c. 4, s. 326)
" Cennet'in anahtarı namazdır." (Feyzu'l Kadîr, c. 5, s. 526)
 "Namaz mü'minin nurudur." (Feyzu'l Kadîr, c. 4, s. 246)

"Temizliği olmayanın namazı yoktur; namazı olmayanın dini de yoktur. Ancak namazın dîndeki yeri, başın bedendeki gibidir." (Taberânî, et-Terğîb, c.l, s. 381)

"Küfür (imansızlık) ve îmân arasında, namazın terki vardır? (Tirrnizî; et-Terğîb, c.l, s. 378)

"(Müslüman) kulun Kıyamet gününde hesabı sorulacağı ilk amel namazdır. Eğer (namazı) iyi olmuşsa diğer amelleri (ve hesâbı) da iyi olur; eğer bozuk olmuşsa, diğer amelleri de bozuk olur (azâb çeker)." (Taberânî; et-Tergîb, c.l, s. 246)

"Beş vakit namaz ve öbür Cuma'ya kadar Cuma namazı, büyük günâhlar işlemedikçe, aralarında günâhlara keffârettir." (Müslim, Tirrnizî; et-Terğîb, c.l, s. 234)

"İslâm beş (temel) üzerine kurulmuştur: 1) Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed aleyhissalâtü vesselamın Allah m resulü olduğuna (inanıp) şehâdette bulunmak, 2) Namaz kıl mak, 3) Zekât vermek, 4) Ramazan orucunu tutmak, 5) Ka'be'yi haccetmektir." (et-Terğîb ve't-Terhîb, c. 1, s. 229)

"Beş vakit namazın benzeri; sizden birinizin kapısı önünde akmakta olan ve her gün beş kere içine dalıp yıkandığı suyu bol ırmak gibidir." (Riyâzü's-Sâlihîn, c.l, s.465, h.no.434)



Kaynak: Gençliğin İlmihali-Burhan Bozgeyik.


08:42 - 17.9.2008 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

Hava Zerresinin Mahiyeti ve Hüve Nüktesi


HAVA UNSURU,EMİR VE İRADE-İ İLAHİYYENİN ARŞIDIR


Dört unsurdan her biri,Rububiyyet-i İlahiyye noktasında bir nev'i arş,yani tasarrfuf merkezidir. mesela,hava,emir ve irade arşı; güneş, ilim ve hikmet arşı; toprak, hıfz ve ihya arşı; su ise, ihsan ve rahmet arşıdır.

Nitekim Müellif (ra), bu dört arşı şöyle ifâde etmektedir:

" Mahlûkât-ı Arzıyyeyi Rubûbiyyeti noktasında, havayı emir ve irâdesine bir nev 'i arş, ve nur unsurunu ilim ve hikmetine diğer bir arş, ve suyu ihsan ve rahmetine başka bir arş, ve toprağı hıfz ve ihyâsına bir çeşit arş yapmış. O arşlardan üçünü, mahlûkât-ı Ar-zıyye üstünde gezdiriyor."-'Mektûbât, 24, Mektûb, s.286

Hava unsurunun emir ve irâde-i İlâhiyyenin bir arşı olduğunu, birkaç misâl ile îzâh edceğiz:

1 - Hava zerreleri, irâde-i İlâhiyye ile evâmir ve nevâhî-yi Rab-bâniyyeyi tebliğ eder.

2 - Sesler, irâde-i İlâhiyye ile hava vasıtasıyla etrafa neşrolunur.

3 - Güneşin ışığı, hararet, bürûdet, elektrik, cazibe ve dâfıa gibi şâir latîf maddeler irâde-i İlâhiyye ile hava vasıtasıyla naklolunur.

4 - Bulutların sevkı ve yağmurun nüzulü irâde-i İlâhiyye ile hava vasıtasıyla olur.

5 - Nebatatın telkihi irâde-i İlâhiyye ile hava vasıtasıyla olur.

6 - Zîhayâtlar irâde-i İlâhiyye ile hava vasıtasıyla teneffüs eder.

Ve hâkezâ bütün bu işler, hava unsurunun, emir ve irâde-i İlâhiyyenin arşı olduğunu isbât ediyor. Çünkü câmid ve câhil ha­va unsurunun izn-i İlâhî ile yaptığı bu hârika işler, ancak emir ve irâde-i İlâhiyyenin hava zerrelerindeki tasarruf ve tecellîsinin bir neticesidir.

Evet, emir ve irâde-i Rabbâniyye, âlemin her yerinde cereyan ediyor. Fakat, o emir ve irâde-i Rabbâniyyenin tecelliyâtı, her bir hava zerresinde ilmen ve maddeten daha zahir ve daha bahir bir
surette görünüyor.

Zîrâ, bütün evâmir-i teklîfiyye ve evâmir-i tekvî-niyyenin teblîğ ve icrası hava vasıtasıyla oluyor. Bundan dolayı hava unsuru, emir ve irâde-i İlâhiyyenin bir arşı olmuştur.
Demek Zât-ı Zülcelâl, bütün irâde ve emirlerini hava vasıtasıyla mahlûkâtına ulaştırıyor ve o evâmîrin icra ve tatbikinde de en fazla hava unsuru vazîfe alıyor.


HAVANIN HER BİR ZERRESİ, BÜTÜN ESMA VE SIFÂT-I İLÂHİYYENİN TECELLÎSİNE ÂYİNEDİR

Her bir hava zerresinde "irâde" sıfatının tecellîsi esâs olmakla beraber; "hayât, ilim, sem', basar, kudret, kelâm " gibi sıfatların tecellîleri de mevcûddur. Çünkü sıfat-ı İlâhiye biri birisiz olmaz. Yedi sıfât-ı İlâhiyye de bin bir ism-i İlâhîyi tazammun eder. Öyle ise hava unsurunda bin bir ism-i İlâhînin tecellîsi vardır. Zîrâ hava unsuru, yaptığı vazîfe diliyle bunu isbât ediyor. Şöyle ki:

Her bir hava zerresi, izn-i İlâhî ile hem âlemde cereyan eden ses ve suretleri bir anda içine alıp kaydediyor, hem de aldığı ses ve sureti bir anda sâir hava zerrâtına naklediyor. Dolayısıyla Müellif (ra)ın da beyân ettiği gibi her bir hava zerresi, izn-i İlâhî ile hem âhizelik, hem de nâkılelik vazifesini îfâ ediyor. Her bir hava zerresi, bant gibi dönüyor. Kâinatın yaratılışından kıyamete kadar mev­cudatın suret ve şekilleri, ses ve dilleri her bir hava zerresinin içine giriyor.


HER BİR HAVA ZERRESİ İZN-İ İLÂHÎ İLE ÂLEMDEKİ SES VE SURETLERİ KAYDEDİYOR

Evet, her bir hava zerresi, izn-i İlâhî ile koca âlemi içine al­maktadır. Kâinatın yaratılışından bugüne kadar gelip geçen bütün mahlûkât rengiyle, resmiyle, şekliyle, sesiyle havanın bir tek zerresinde derc edildiği ; yer, gök ve içindekilerin ses ve suretleri bir tek hava zerresinde tersim edildiği gibi; kıyamete kadar gelecek mah­rukatın ses ve suretleri de izn-i İlâhî ile bir tek hava zerresinde dere edilebilir. Meselâ; her bir hava zerresinde, emr-i İlâhî ile Haz-reti Âdem (as)'m sesi kaydedildiği gibi, Hz. Muhammed (sav)'m sesi de dere edilmiştir. Hem sesleri ile beraber şekil ve suretleri de mevcûddur.

Bir tek hava zerresinin içinde âlemdeki ses ve suretlerin kay­dedildiğine delîl; radyo, televizyon, telsiz ve telefondur. Dünyânın en uzak mesafesinde bulunan bir şahsı, radyo, televizyon, telsiz ve telefon vasıtasıyla yanımızda hâzır buluyoruz. Suretini görüp, sesi­ni işitebiliyoruz. O şahsın ses ve suretini bize ulaştıran, hava zer­releridir, o cihazlar değildir.

Evet, avam bilmese de ehl-i fen bilir ki; âlemdeki ses ve suretlerin îsâline izn-i İlâhî ile sebeb olan, radyo ve televizyondaki o küçücük ve gözle görülmeyen hava zerreleridir. Yoksa sâdece o maddî âletler değildir. Zîrâ o ses ve suretler, radyo ve televizyondaki o hava zer­resinde kaydedilmiştir. Âlet ise, konuşan şahsın ses ve suretini bu­lunduğu yerden alıp getirmiyor. Belki radyo ve televizyon içinde bulunan o hava zerresinde o şahsın ses ve sureti kaydedilmiştir. Elimizdeki bu âletler ise, sâdece o ses ve sureti canlandırıyor.

Câmid ve câhil olan bir zerre müstakıllen bu işi yapabilir mi? Elbette hayır! O halde hava zerresi, nihayetsiz ilim ve hikmet, emir ve irâde sahibi bir Zâtın me'mûrudur. O'nun emri ve izni dâiresinde hareket eder. Doğrudan doğruya o şeklin görülmesi, o sesin işitilmesi Vâcibü'l-vücûdun esma ve sıfatının tecelliyâtını, husûsan irâde sıfatının tezahürünü gösteriyor.

Demek bu koca âlemdeki sesleri ve suretleri izn-i İlâhî ile alıp göze gösteren, kulağa işittiren, radyo ve televizyondaki o ufacık hava zerreleridir. Maddî cihazlar bulunmak kaydıyla o hava zerrelerinde mevcûd suret ve sesleri görüp işitebiliyoruz. Hava  zerratına bu mu'cizâne işleri gördüren Cenâb-ı Hakk'ın "Semi',Basir,Alim,Kadîr, Mürîd" gibi esmâ-i hüsnâsıdır.

HAVA ZERRELERİNİN BAŞKA VAZİFELERİ VAR MI?

Hava zerrelerinin vazifesi sâdece bunlar mı? Elbette hayır. Belki her bir hava zerresi, daha pek çok vazifeler görmektedir. Meselâ; nebatatın telkihine; zîhayâtm teneffüsüne; elektrik, ziyâ, burûdet ve hararetin îsâline; bulutların sevk ve idarelerine; motorlu taşıtların ve yelkenli gemilerin seyir ve seyahatine ve hâkezâ pek çok fiillere izn-i İlâhî ile sebeb oluyor.

Hiç mümkün müdür ki; havanın her bir zerresi, hem dünyâdaki bütün sesleri duysun; hem bütün sesleri ve suretleri alıp diğer zerrelere nakletsin; hem bütün dilleri ve şiveleri bilsin; hem seslerin ve ziyanın îsâline sebeb olsun; hem nebatatın telkihine ve zîhayâtın  teneffüsüne medar olsun; hem bulutların sevk ve idarelerine vesîle olsun; hem motorlu taşıtların ve yelkenli gemilerin seyir ve seyahatine vâsıta olsun. Bütün bunlar gibi binler vezâifı bir anda şaşırmadan ve karıştırmadan yapsın. Elbette hiçbir akl-ı selîm sahibi bu hârika işleri o zerreye havale edemez, bütün bu işler câmid ve câhil zerrenin işi olamaz.

Havanın bir tek zerresi bir anda bu kadar işi nasıl yapabilir? Bir zerre içinde âlemdeki bütün ses ve suretler nasıl mevcûd olabilir? Bütün bu hârika işlerin vücûd bulabilmesi, ancak üç yoldan biri ile mümkün olabilir:

Birinci Yol: Havanın her bir zerresinin dünyâdaki bütün sesleri duyabilecek bir kulağı, bütün eşyayı görebilecek bir gözü, bütün ses ve suretleri bilip hıfzedebilecek bir hafızası bulunmak, adetâ Cenâb-ı Hakk'a âit bütün sıfatları o bir tek hava zerresinde kabul etmek lâzım gelir. Çünkü yapılan işler, bütün bu sıfatların mahsû­lüdür. Hava zerresinde ise bu sıfatların bulunmadığı bedîhîdir. Öy­le ise bu yol aklen muhaldir.

İkinci Yol: Bütün dünyâda mevcûd telsiz, telefon, radyo ve televizyonların merkezleri, santralleri, ahize ve nâkile âletleri ve cihazları, o gözle görünmeyecek derecede küçük hava zerresinde bulunmak lâzım gelir. Zîrâ o ses ve suretler, o âletler vasıtasıyla te­zahür etmektedir. Küçücük bir hava zerresinde bu kadar âlet ve makinelerin varlığını kabul etmek ise aklen muhaldir. Demek bu iki yol dahi aklen mümteni’dir.

Üçüncü yol: belki hayat unsuru,bütün zerratıyla nihayetsiz ilim ve hikmeti,nihayetsiz irade ve kuvvet bulunan bir Zat-ı Zülcelal’ in emirber  neferi hükmündedir. O’na intisab ve istinad ile ,Halı kının izniyle ve kuvvetiyle hareket eder. Semi’ ve Basir, Alim ve Hafiz,Kadir ve Mürid bir Zat-ı Vacibü’l-Vücud’un esma ve sıfatının tecelliyatını bedaheten gösterip i’lan eder. Tevhid-i Hakikiyi ifade eden bu yol ise :aklen zaruri ve gayet kolaydır.

Kaynak:Hüve Nüktesi Şerhi.

08:48 - 1.9.2008 - iz bırakanlar.. {3} - sen de bir iz bırak.)

DELÂLETİ VÂZIH VE BEDÎHÎ OLMAYAN LAFIZLAR



İKİNCİ KISIM
DELÂLETİ VÂZIH VE BEDÎHÎ OLMAYAN LAFIZLAR

Bir kelime ve bir lafzın delâlet ettiği ve gösterdiği ma’nâ hafî ve gizlidir. Ya’nî o ma’nâ o lafızdan zâhiren anlaşılmıyor. Ancak o ma’nânın o lafızdan anlaşılması için o lafzın dışında hâricî bir emir ve karîne olması lâzımdır. Bunun da mertebeleri vardır. En yükseği müteşâbih, ondan azı mücmel, sonra müşkil, sonra da hafî gelmektedir. Şimdi bunları birer birer îzâh edeceğiz.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Birincisi: Hafî’dir.
Ma’nâya delâleti zâhir olan, bununla berâber ba’zı efrâdının ma’nâya mutâbakatında gizlilik olup teemmüle ihtiyâc duyulan lafızdır. Ya’nî o lafzın o ma’nâya delâleti zâhirdir. Ancak o ma’nânın bütün ferdlere şâmil olup olmadığı husûsunda bir kapalılık vardır. O kapalılığın anlaşılması için düşünmeye ihtiyâc vardır.

Meselâ: Peygamberimiz (sav) buyurmuşlar ki:

لا يرث القاتل “Kàtil (maktûlunden) irs götürmez”

Hadîs-i şerîfte geçen القاتل lafzı, zâhiren hem amden (bilerek), hem de hatâen (bilmeyerek) katli işleyene şâmildir. Bu sözün “Bilerek katli işleyeni” bildirmesi ve ona delâlet etmesi bedîhî ve zâhirîdir. Ammâ “hatâen o işi işleyene” şâmil gelmesinde bir kapalılık vardır. Bu kapalılığa göre fakìhler değişik re’yler beyân etmişlerdir. Ba’zı fakìhlere göre hatâen öldüren de bu hadîsin hükmüne girer. Ba’zı fakìhlere göre ise hatâen adam öldüren bu hadîsin hükmüne dâhil olmaz. (Demek hafîde ictihâd kàbildir.)

Hafînin hükmü:
Gizlilik ve kapalılığa sebeb olan nesneye nazar ve teemmül lâzımdır. Bu nazar ve teemmül netîcesinde o nesnenin bütün o efrâda şâmil geldiğine kanâat hâsıl olursa onun hükmüyle amel edilir. Ba’zı efrâda şâmil gelmediğine kanâat getirilirse, ona göre hükmedilir. (Bunu da yapacak müctehidlerdir.)

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan İkincisi: Müşkil’dir
. Bu, bizzât lafzında bulunan bir sebebten veyâ başka bir nassla karşılaşmasından dolayı ma’nâsı kapalı olan bir ifâdedir.

Hafî ile müşkil arasındaki fark şudur:
Hafîdeki kapalılık bizzât lafızdan değil, lafzın tatbîk sahasının şümûlünden gelmektedir. Buna göre hafîden kasdedilen şey, önce bilinmektedir. Müşkil’deki kapalılık ise, nassların bizzât lafzından doğmaktadır. Bununla ne kasd olunduğu önceden bilinemez; ancak hâricî bir delîl ile anlaşılır.

Müşkil için müşterek (çok anlamlı) kelimeleri misâl olarak verebiliriz. Bu kelimeler, iki üç ma’nâyı ifâde eder. Meselâ; “ayn” kelimesi, görme duyumuz olan “göz” anlamına geldiği gibi, “pınar” anlamına da gelir; “mâhiyyet” ve “câsus” anlamlarında da kullanılır. Bu birbirine zıt ma’nâları bir kullanışta birleştiremeyiz.

Ancak ayrı ayrı kullanışlarla bu ma’nâlar kasd olunabilir. “Ayn” sözünün bu ma’nâlardan hangisine delâlet ettiğini, ya cümlenin gelişinden (siyâk’tan) veyâ hâricî bir delîlden anlayabiliriz. Siyâk’a misâl olarak: “Ordunun durumunu anlamak için uyûn’u her tarafa yaydım” cümlesini zikredebiliriz. Buradaki uyûn, câsuslar ma’nâsında kullanılmıştır ve bunu cümlenin gelişi göstermektedir. Yine Kur’ân’daki:

وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا “Onların  gözleri vardır; fakat onunla görmezler”   âyetinde geçen, اَعْيُنٌ kelimesi de siyâk’tan anlaşıldığına göre duyu  organı olan gözlerdir.

Ba’zan müşterek lafzı anlamak için başvurulan siyâk değil, hâricî bir delîl olabilir. Eğer bu hâricî delîl nass ise, onun anlamı üzerinde pek ihtilâf çıkmaz; nass değilse onun ma’nâsı üzerinde geniş ihtilâflar (ictihâdlar) doğar.

Fakìhlerin, tefsîrinde ihtilâfa düştükleri müşterek lafızlardan birisi de şu âyet’tir.

وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ ثَلثَةَ قُرُوءٍ “Boşanan kadınlar, kendi kendilerine  üç kurû’ beklerler. “

Bu âyet-i kerîmede geçen قُرُوءٍ kelimesi hem hayz (ay hâli), hem de tuhr (iki ay hâli arasındaki temizlik) ma’nâlarına gelmektedir.  Bu sebeble Hanefîler, bu âyette geçen قُرُوءٍ kelimesini ay hâli (hayz) diye, Şâfiìler de iki ay hâli arasındaki temizlik müddeti diye tefsîr etmişlerdir. (Demek müşkil de ictihâd mahallidir.)

Müşkilin Hükmü: Karîne ve delîlleri araştırıp o müşkilden murâdın ne olduğu anlaşıldıktan sonra onunla amel edilir, yoksa ictihâd edilir.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Üçüncüsü: Mücmel’dir. Bu, ma’nâsında bir kaç hâl ve hükmü ihtivâ eden, ancak bir müfessir (açıklayıcı) ile anlaşılabilen nass’dır.
Pezdevî, “Usûl”ünde mücmeli şöyle tanımlar: “Mücmel, kendisinde ma’nâlar izdihâm eden, ne kastedildiği ibâresinden anlaşılamayacak derecede muğlak olan, tefsîr ve araştırmaya ihtiyâc gösteren şeydir.”

Bu ta’rîften mücmel, müşkil ve hafî arasındaki fark anlaşılmış oluyor. Demek ki mücmelin tafsîlâtı kendi lafzından ve mücerret fıkhî ictihâdla anlaşılamaz. Mücmeli anlamak, onun çeşitli şekillerini ve cüz’i mes’elelerini kavramak için bir müfessire (açıklayıcıya) ihtiyâc vardır.

Kur’ân’ın teklîfî hükümlerle ilgili ibârelerinin çoğu mücmeldir. Bunları bize sünnet açıklamıştır. Meselâ; namaz, mücmel olarak emredilmiş; “Sünnet” onu hem fiilî, hem de kavlî bir şekilde açıklamıştır. Hazret-i Peygamber (sav): “Namazı, ben nasıl kılıyorsam siz de öylece kılın”  buyurmuştur. Hac da böyledir. Peygamber (sav): “Hac ile ilgili ibâdetlerinizi benden alınız”   buyurarak onu açıklamıştır. Zekât ve alım-satım da mücmel olarak bildirilmiş, sonra sünnet tarafından tam olarak açıklanmıştır.

Kezâ, suçlarla ilgili bir kısım hükümler de icmâlî bir şekilde zikredilmiştir. Meselâ; Kur’ân, diyet gerektiğini bildirmiş; “Sünnet” de bunun mikdâr ve şekillerini genişçe anlatmıştır. Yine Kur’ân, yaralar için kısâs icab ettiğini haber vermiş; “Sünnet” ise bu yaraların hükümlerini, ne zamân tam kısâs ve ne zamân nâkıs kısâs, ya’nî diyet gerektiğini beyân etmiştir.

Böylece Kur’ân’ın mücmel olan her ifâdesini Sünnet açıklamış ve onun kapalı bir tarafını bırakmamıştır.
Evet, Kur’ân nass’larının tefsîre muhtâc olan kısımları vardır. Bunları Peygamber (sav), âhirete irtihâlinden önce açıklamıştır. Hazret-i Peygamber’in açıklamadığı teklîf bildiren hiç bir Kur’ân nassı yoktur. O, bunları ya fiiliyle veyâ sözüyle açıklamıştır.

Mücmelin Hükmü: Mücmel, Şâri’ tarafından vâfî bir tarzda beyân ve îzâh edilmişse o zamân müfesser hükmüne geçer ki bu durumda onunla amel etmek vâcib olur.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Dördüncüsü: Müteşâbihtir. Müteşâbih: Ma’nâsı kapalı olan anlaşılması için akılca bir yol bulunmayan, Kitâb ve Sünnette tefsîrine rastlanılmayan ve ma’nâsı Allah’a havâle edilen nass’dır. Burada şu iki husûsu beyân etmek gerekir:

1) Kur’ân’da müteşâbih vardır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“O Allahu Teâlâ ki, ey Resûl-i Ekrem! Senin üzerine Kur’ân’ı inzâl etti. O Kur’ân’dan ba’zıları muhkem âyetlerdir ve o âyetlerin ahkâmı açıktır, helâl ve harâmı beyân husûsunda kendileriyle amel olunur. Onlar (muhkem âyetler) Kitâbın (Kur’ân’ın) aslı ve anasıdırlar. O Kur’ân’dan diğer âyetlerin ise elfâzı birbirine benzer ve ma’nâsı açık değildir.

Kur’ân’ın âyetleri iki kısım olup biri muhkem diğeri müteşâbih olunca, şu kimseler ki, kalplerinde bâtıla meyil vardır, onlar insânlar arasına fitne koymak ve i’tikâdlarını ifsâd eylemek ve arzûlarına muvâfık bir sûrette te’vîlini taleb etmek için Kur’ân’dan müteşâbih olan âyetlere ittibâ’ eder ve kalplerinde olan fesâda binâen muhkemâtı terkederler."-Al-i İmran 7

Halbuki insâna lâzım olan; muhkem olan âyetlerle amel eylemek ve müteşâbihâta îmân etmektir. O müteşâbihâtın te’vîlini ancak Allahu Teâlâ bilir ve ilminde sebâtı ve rüsûhu olan âlimler de ‘Biz bu Kur’ân’a îmân ettik. Zîrâ cümlesi bizim Rabbimiz tarafındandır.’ derleR Bu Kur’ân’ın ma’nâsını ancak akıl sâhibleri düşünür.”

Bu nass karşısında âlimler, Kur’ân’da müteşâbih bulunduğunda ittifâk etmişlerdir. Ancak, müteşâbihin nerelerde olduğunda ihtilâfa düşmüşlerdir. İbn-i Hazm; sâdece Kur’ân’ın sûre başlarındaki hurûf-i mukattaa ile “Kıyâmet gününe yemîn ederim”   ve “Kasem olsun güneşe ve onun aydınlığına, ona tâbi’ olduğu zamân aya”   âyetleri gibi kasem bildiren lafızların müteşâbih olduğunu söyler.

Bir kısım ulemâ da İbn-i Hazm’ın ileri sürdüğü bu müteşâbihlerin yanında, Allah’ı sonradan yaratılmışlara (havâdîse) benzeten âyetleri (Allah’ın elinden ve yüzünden bahseden âyetler gibi) de müteşâbih sayarlar.

2) Teklîf ihtivâ eden ve İslâm Şerîatinin esâs hükümlerini bildiren âyetler aslâ müteşâbih değildir; bunların hepsi, ya kendiliğinden veyâ Peygamber (sav)’in beyânı sâyesinde apaçıktır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sav):

“Sizi, gecesi gündüzü gibi aydınlık olan bir yol üzerinde bıraktım”   buyurmuştur. Zâten teklîf ifâde eden nassların açık olmaması veyâ açıklanmamış olması imkânsızdır.”

Reddü'l-Evham 5 Adlı eserden alıntıdır.

08:45 - 1.9.2008 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

İÇTİHAD Nelerde Yapılır?Devamı-DELÂLETİ VÂZIH VE BEDÎHÎ OLAN LAF



BİRİNCİ KISIM
DELÂLETİ VÂZIH VE BEDÎHÎ OLAN LAFIZLARDIR

Lafzın delâlet ettiği ve bidirdiği ma’nâ vâzıh ve bedîhîdir. O lafzın o ma’nâyı bildirmesi husûsunda dışardan başka bir delîl ve karîneye ihtiyâc yoktur. Ya’nî bizzât o lafız, kendisi o ma’nâyı bildiriyor. Buna vâzihu’d-delâlet denir. Bu da zâhir, nass, müfesser ve muhkem olmak üzere dört kısma ayrılır. Bunlar vuzûh-i delâletin kuvvet ve za’fına göre şöyle sıralanabilir: Vuzûha en az delâlet edeni zâhirdir. Daha sonra nass, ondan sonra müfesser gelir, en kuvvetlisi ise muhkemdir. Şimdi bu dört kısmı birer birer îzâh etmeye çalışacağız:

Birincisi: Zâhirdir ki: lugatta açık ma’nâsına gelmektedir. İstılâhda ise; bir ma’nâya açıkça delâlet eden lafızdır. Ya’nî lafız ve kelime, zâhiren o ma’nâyı bildirir ve bu ma’nâyı bildirmekte dışardan bir emr-i hâricîye ihtiyâc yoktur. Bizâtihî o kelime ve o cümle, o ma’nâyı vâzıhan bildiriyor. Lâkin kelâmın siyâkı o ma’nâ için değildir. Meselâ:

وَاَحَلَّ اللهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبوا “Allah alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı.”

Bu âyet,  açıktan açığa bedâheten alışverişi helâl, fâizi ise harâm kılar. Bu ma’nâ اَحَلَّ  ve  حَرَّمَ kelimelerinden vâzıhan anlaşılır. Bu ma’nânın anlaşılması için de hâricî bir karîneye ihtiyâc yoktur. Zâten bedîhîdir. Fakat âyet-i kerîmenin sevk ve zikri, bu ma’nâ için değildir. Zîrâ âyetin sevk ve zikrinden asıl maksad, alış veriş ile fâiz arasındaki benzerliği nefyetmektir. Ya’nî “Alış veriş de fâiz gibidir” diyenlerin sözünü reddetmek içindir.

Zâhirin Hükmü:
1) Te’vîle kàbildir. Ya’nî zâhirî ma’nâsı değil, başka bir ma’nâ murâd edilebilir. Meselâ âyetin zâhirî ma’nâsı umûmî iken belli ferdlere tahsîs edilebilir. Mutlak iken belli kayıtlarla takyîd edilebilir. Hakìkì ma’nâsı değil, mecâzî ma’nâsı da kasdedilebilir.

2) Lafzın bildirdiği zâhirî ma’nânın dışında başka bir ma’nânın kasdedildiğine dâir bir delîl yoksa, o zâhirî ma’nâ ile amel etmek vâcibtir. Ya’nî lafzın zâhirî ma’nâsı umûmiyyeti bildiriyorsa, bütün ferdlere teşmîl edilir. Eğer o lafzın mecâz ma’nâsında kullanıldığına dâir bir karîne ve mecbûriyyet yoksa sâdece hakìkì ma’nâsında kullanılır. Fakat ba’zı karîneler varsa tahsîs ve mecâz da kullanılabilir.

Meselâ; “Allah alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı”   âyet-i kerîmesinin ifâde ettiği ma’nâ, zâhiren bütün alış verişin nev’lerini içine almaktadır ve bütün alış veriş nev’lerinin helâl olduğunu bildiriyor. Fakat hadîslerle şarabın satışı ve dînde harâm olan ba’zı bey’ler (satışlar) ile bu umûmî ma’nâ, tahsîs edilmiştir.

3)
Peygamber (asm) zamânında neshi kabûl eder, ondan sonraki asırlarda ise neshi kabûl etmez.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan İkincisi:

Nass’dır. İstılâhda; sevk edildiğî ma’nâya delâlet eden lafızdır. Ya’nî lafız ve kelime zâhiren o ma’nâyı bildirir ve bu ma’nâyı bildirmekte dışardan bir emr-i hâricîye ihtiyâc yoktur. Bizâtihî o kelime ve o cümle, o ma’nâyı vâzıhan bildiri ve o kelâmın sevk ve zikri, o ma’nâ içindir.

Meselâ; Zâhir ma’nâ için örnek olarak zikrettiğimiz gelecek âyet-i kerîme, aynı anda nassa da örnektir. Şöyle ki:

وَاَحَلَّ اللهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبوا “Allah alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı.

Bu âyet-i kerîme, zâhirî ma’nâ ile Cenâb- Hakkın alış verişi helâl, fâizi ise harâm kıldığını bildiriyor. Bu ma’nâyı bildirmesi cihetiyle bu kelâm zâhirdir.
 
Âyet-i kerîme, aynı anda alış veriş ile fâizin bir olmadığını açık ifâde ile bildiriyor ve kelâmın sevk ve zikri de bu maksad içindir. Zîrâ bu âyet-i kerîmenin sevk ve zikri “Alış veriş de ribâ gibidir” diyenlere bir cevâb ve red içindir. Bu ma’nâyı bildirmesi cihetiyle ise bu kelâm nassdır.

Nassın Hükmü:

1) Te’vîli kabûl eder.

2) Sâdece Resûl-i Ekrem (asm) zamânında neshi kabûl eder.

3)  Lafzın bildirdiği zâhirî ma’nânın dışında başka bir ma’nânın kasdedildiğine dâir bir delîl yoksa o nass ile amel etmek vâcibtir.


Zâhir ile nass arasındaki fark:

1) Nassın ma’nâya delâleti zâhirden daha vâzıh ve nettir.

2) Kelâmın sevkinden murâd, nassın ma’nâsıdır. Zâhir ise; tebeì olarak kabûl edilir.

3) Nassın te’vîle olan ihtimâli, zâhirin te’vîle olan ihtimâlinden daha uzaktır.

4) Nass ile zâhir arasında bir teâruz ve tenâkuz görüldüğünde nass tercîh edilir.


Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan Üçüncüsü: Müfesser’dir. Müfesser kelimesi; lugatta fesr (keşf) kökünden alınmıştır. Ma’nâsı: Keşfedilen (anlaşılan)dır. İstılâh da ise; hâricî bir emir ve karîne olmaksızın bizzât mufassal bir ma’nâya delâlet eden, herhangi bir te’vîle ihtimâli olmayan  ve nassdan daha vâzıh olan lafza denir. Meselâ:

وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكينَ كَافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَافَّةً
“Ey Müslümanlar! Kâfirler birleşerek ve birbirlerine yardım ederek sizinle toplu bir halde savaştıkları gibi; siz de birleşerek ve birbirinize yardım ederek toplu bir halde onlarla savaşınız”   âyetinde olduğu gibi. Zîrâ âyet-i kerîmede geçen الْمُشْرِكينَ -"el muşrikun"kelimesi, bütün müşrikleri içine aldığı halde tahsîse ihtimâli vardır. Ya’nî ba’zı müşriklerin, bu hükümden tahsîs ihtimâli olabilir. Daha sonra zikredilen كَافَّةً -"keffaten" kelimesi ile o tahsîs ihtimâli kaldırılmış ve kelimenin kendi umûmî ma’nâsında kullanıldığını vâzıhan bildirdiği için الْمُشْرِكينَ -"el muşrikun" kelimesi müfesser bir lafız olmuştur. Hem meselâ;

وَالَّذينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَاْتُوا بِاَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانينَ جَلْدَةً
“Hür, bâliğ, akıllı, Müslüman ve zinâ etmemiş kadınlara zinâ isnâdında bulunup, sonra bunu isbât için dört şâhid getiremeyenlere seksen değnek vurun.”

Bu âyet-i kerîmede geçen   ثَمَانينَ lafzı muayyen bir sayı olduğundan ziyâde ve noksanlık ihtimâlini kabûl etmediği için müfesser bir lafız kabûl edilir.

Kezâ, Kur’ân’da namaz, zekat, hac gibi mücmel (kapalı) olarak zikredilip Peygamberimizin sünneti ile kat’ì ve net bir tafsîlâtla icmâlliği izâle edilen lafız ve kelimeler de müfesserdir ve bunlar te’vîle kàbil değildir.

Müfesserin Hükmü:
1) Tefsîr edildiği şekilde onunla amel etmek vâcibtir.

2) Nesh olunabilir ahkâmdan ise; Resûl-i Ekrem (asm) zamânında nesh ihtimâli olabilir. Fakat Peygamberimizin vefâtından sonra nesh olmaz.

3) Müfesserin, zâhir ve nassa nisbetle vuzûh-i delâleti daha kuvvetlidir.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan Dördüncüsü: Muhkem’dir. Lugatta; sağlamlaştırılmış demektir. Şer’ì istılâhda ise; te’vîl ve neshe kàbil olmayıp müfesserin ma’nâya delâletinden daha kuvvetli bir tarzda kendi nefsiyle ma’nâya delâlet eden lafızdır.

Muhkem; ya tabiatıyla tebdîl ve tağyîri kabûl etmez. Allah’a, âhiret gününe, peygamberlere îmân etmeyi, zulmün harâm, adâletin ise vâcib olduğunu bildiren âyetler gibi.

Veyâ tabiatıyla tebdîl ve tağyîri kabûl ettiği halde; onun nesh ihtimâlini nefyeden hâricî bir karîne ile desteklenmiştir. Meselâ:

وَلاَ اَنْ تَنْكِحُوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِه اَبَدًا اِنَّ ذلِكُمْ كَانَ عِنْدَ اللهِ عَظيمًا
"Kendisinden sonra Peygamberin hanımlarını nikâhlamanız ebedî olarak size helâl olmaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günâhtır”   âyeti gibi.

Bu âyet-i kerîmede geçen Hazret-i Peygamber (asm)’ın hanımlarıyla evlenmemenin hükmü, tabiatıyla tağyîr ve tebdîli, ya’nî Cenâb-ı Hak tarafından neshi kabûl edebilir. Ancak  اَبَدًا -"ebeden" kelimesi ile bu nesh ihtimâli kaldırılmış. Hazret-i Peygamberin hanımlarıyla ebedî olarak evlenmenin harâm oluşu tesbît edilmiştir. Hem meselâ;

الجهاد ماض الى يوم القيامة
“Şer’ì cihâd, kıyâmete kadar devâm edecektir”   hadîs-i şerîfinde cihâd farz olarak devâm edeceği ifâde ediliyor. Bu ifâde, tabiatıyla tağyîr ve tebdîli ya’nî Cenâb-ı Hak tarafından neshi kabûl edebilir. Ancak الى يوم القيامة lafzı ile bu nesh ihtimâli kaldırılmış, kıyâmete kadar cihâdın devâm edeceği tesbît edilmiştir.
Muhkemin Hükmü:

1) Kat’ì olarak neye delâlet ediyorsa onunla amel etmek vâcibtir.
2) Başka bir ma’nânın ondan irâde edilme ihtimâli yoktur.
3) Nesh, te’vîl ve ibtâli kabûl etmez.


Reddü'l Evham 5 adlı eserden alıntıdır.

08:44 - 1.9.2008 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

İçtihad Nerelerde Yapılır ?

 
3-İçtihad Nerelerde Yapılır ?


İctihâdın mevzû’u, hakkında kat’ì delîl bulunmayan bütün şer’ì hükümlerdir.   Müctehid, hakkında kitâb ve sünnette kat’ì delîl bulunmayan bir mes’eleyle karşılaştığında onun hakkında ictihâd eder. Fakat şu ictihâdın yine kitâb ve sünnete dayanması gerekir. Yoksa mücerred kendi aklına göre hüküm veremez. Bu noktadan müctehidin ictihâdı, yine Kur’ân ve hadîse râci’dir. Ya’nî müctehid, mes’eleyi Allah ve Resûlüne, ya’nî Kur’ân ve hadîse arz eder ve ezelî ve ebedî olan Kur’ân-ı Mu’ciz’ul Beyân ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîflerin küllî ma’nâ tabakàtından o mes’elenin hükmünü istinbât eder. Binâenaleyh ictihâd her ne kadar müctehide isnâd edilse de hakìkatte Kur’ân ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîflerin ma’nâ tabakalarıdır.

Fakat ileride îzâh edeceğimiz üzere ictihâdlar izâfî hakìkatler olduğu için müctehidlere izâfe edilerek zikredilir. Yoksa o müctehidin kendi re’yine göre verdiği bir hüküm değildir. Belki Kur’ân ve hadîsin hazînesinden o müctehid eliyle çıkarılmış cevherlerdir. Şu âyet-i kerîme bu ma’nâyı ifâde etmektedir".
ً
“Ey mü’minler! Allah’a (ya’nî Kur’ân’a) ve Resûlüne (ya’nî Hadîs’e) ve sizden olan ulu’l-emre (ya’nî bir te’vîle göre müctehid ulemâya) itâat edin. Eğer siz bir şeyin hükmü hakkında nizâ ederseniz, onu Allah’ın kitâbına ve resûlünün sünnetine reddedin. Eğer Allah’a ve yevm-i âhirete îmân ederseniz, Allahu Teâlâ’nın ahkâmına ve resûlünün sünnetine mürâcaat edin. Şu kitâbullaha ve sünnet-i Resûlullaha mürâcaat, sizin için hayırlı ve âkıbet yönünden gàyet güzeldir.”-Nisa S. 59

Bu hakìkate binâen Üstâd Hazretleri de ictihâdı ta’rîf ederken onu Kur’ân’a nisbet ederek ta’rîf etmiş ve şöyle demiştir:
“İctihâdda, ya’nî istinbât-ı ahkâmda, ya’nî Cenâb-ı Hakkın marziyyâtını kelâmından anlamakta, Sahâbelere yetişilmez.”-27.Söz

İşte şu sırra göre ictihâdın mevzû’unu şöyle îzâh etmek mümkündür:

Dîn-i Mübin-i İslâm’ın menbâı olan Kur’ân-ı Azîmuşşân’ın âyetleri iki kısımdır.

Birincisi: Ma’nâsı açık olan ve hiçbir sûrette te’vîli mümkün olmayan âyetlerdir ki bunlara “Muhkemât” denilir. Bunlarda aslâ ictihâd olmaz. Bunları te’vîl etmek, bid’at ve dalâlettir. Bu muhkemât ise; dînin yüzde doksanını teşkîl etmektedir. Bunlar, dînin ana esâsları, temeli ve dînin üstünde durduğu ana sütûnlarıdır. Ehl-i sünnet dâiresindeki hiçbir hak müctehid şu muhkemâta ilişmemiş, olduğu gibi kabûl etmişlerdir. Bedîüzzamân Hazretleri bu konuda şöyle buyuruyor:

“Mezâhibin ihtilâfı ise: Sâhib-i şerîatın gösterdiği nazarî düstûrların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. “Zarûriyyât-ı Dîniyye” denilen ve kàbil-i te’vîl olmayan ve “Muhkemât” denilen düstûrları ise, hiç bir cihette kàbil-i tebdîl değildir ve medâr-ı ictihâd olamaz. Onları tebdîl eden, başını dînden çıkarıyor;

"Okun yaydan fırlaması gibi dinden çıkarlar." Buharî, Enbiyâ: 6; Menâkıb: 25; Meğâzî: 61; …)kàidesine dâhil oluyor.”- 29.mektup,2.işaret

İkincisi: Muhkem olmayan kısım ki, bunların ma’nâsı muhkemât gibi açık değildir, te’vîle kàbildir. Onların ma’nâsını anlamak için ilimde rüsûh sâhibi olmak lâzımdır. Şu kısım âyetlerde olan müşkilât –hâşâ– âyetlerin lafzındaki bir kapalılıktan ve beyânın kusûrundan gelen bir müşkilât değil, belki ma’nânın ince ve derin veyâ yüksek ve geniş olmasından kaynaklanmaktadır ki, Kur’ân-ı Mu’ciz’ul Beyân o ma’nâları mümkün olan en kolay ve açık sûrette ifâde etmiştir. Ya’nî bu kısım âyetlerdeki müşkilât muhâtabın kusûrundan ve ilminin eksikliğinden gelmektedir. Onların ma’nâsını anlayabilmek için râsih bir ilme sâhib olmak lâzımdır. İşte ictihâd, şu kısım âyetlerde olmaktadır ki bu da dînin yüzde onunu teşkîl etmektedir. Kur’ân’ın tefsîri olan hadîs-i şerîfler de bu iki kısma ayrılmaktadır.

Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, bu husûsu şöyle ifâde etmiştir:

“Erkân ve ahkâm-ı zarûriye –ki yüzde doksandır– bizzât Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın tefsîri mâhiyetinde olan sünnetin malıdır. İctihâdî olan mesâil-i hilâfiye ise, yüzde on nisbetindedir.”

Bu münâsebetle delâleti vâzıh ve bedîhî olan lafızlarla, delâleti vâzıh ve bedîhî olmayan lafızları zikredeceğiz. Şöyle ki:

Bir kelime ve bir lafız, delâlet ettiği ma’nâ ve bildirdiği mefhûm i’tibâriyle iki kısma ayrılır.

  BİRİNCİ KISIM
DELÂLETİ VÂZIH VE BEDÎHÎ OLAN LAFIZLARDIR ki bunu yeni bir konu açarak alıntılayalım inş.


 Reddül-Evham 5 adlı eserden alıntıdır.

08:37 - 1.9.2008 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

İÇTİHÂD NEDİR?



2. İCTİHÂD NEDİR?


İçtihâd, meşakkat, güç ve tâkat ma’nâsında olan cehd kelimesinden türetilmiştir. İctihâd lügatte, bir işin talebinde, cehd edilen şeye kavuşmak ve onun nihâyetine ulaşmak için güç ve kuvvetini sarf etmektir.

İctihâdın ıstılâhî ma’nâsı ise şerîatın hükmünü delîlinden çıkarıp anlamak için cehd u gayret sarfetmektir.   
İctihâd, farz-ı kifâyedir ve meşrû’ıyyeti kitâb, sünnet ve icmâ’ ile sâbittir. Şu âyet-i kerîmeler ictihâdın vücûdunu ve lüzûmunu ifâde etmektedir:

“Eğer onlar o haberi işitince Resûlullah’a (Kur’ân ve Hadîs’e) ve ashâb-ı re’y ve tedbîre ve işten anlayanlara (müctehid ulemâya) reddetmiş olsalardı o haber için istinbât ve istihrâca ehil ve erbâb olan ulemâ ve sâhib-i fikir olan kimseler o haberin ifşâya sâlih olup olmadığını bilirler ve hâl ü maslahatâ göre ictihâd ve lâyıkı veçh üzere hareket ederlerdi.”-Nisa Suresi 83


 “Ey akıl ve basîret sâhibleri, ibret alınız!”-Haşir S. 2

3. KİMLER İCTİHÂD YAPABİLİR?

Usûl ulemâsı müctehidde şu sıfatların bulunmasını şart koşmuşlardır:

1. Müslüman olması.

2. Sahîhu’l-fehim olması. Ya’nî gàyet doğru ve selâmetli bir anlayış sâhibi olması.

3. Ahkâmın menbâ’ ve masdarları olan Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâsı çok iyi bilmesi.

4. Nâsih ve mensûhu iyi bilmesi.

5. Arab lugatını, sarfı, nahvi ve belâgati çok iyi bilmesi.

6. Usûl-i fıkıhda âlim olması.

**Burada kitâbı bilmekten murâd, ahkâm âyetlerini bilmektir. Yoksa âyetlerin hıfzı değil, belki kolaylıkla onlara ulaşabilecek bir sûrette o âyetlerin yerlerini ve âyetlerin ma’nâlarını iyi bilmektir.

**Sünneti bilmekten murâd, ahkâm husûsunda vârid olan hadîsleri bilmektir. Yoksa murâd, o hadîslerin hıfzı değildir. Ancak, ihtiyâc olduğunda mürâcaat etmesi için ahkâm hadîslerinin her bir bâbın mevkı’ini kolaylıkla bulup çıkarabilecek bir derecede, ahkâm hadîslerinin ekserîsini câmi’ bir temele ve ilme sâhib olması ve bilmesi kâfîdir. Hem o hadîslerin makbûlünü merdûdundan ayırt edip tanıyabilmesi lâzımdır. Ya’nî muhaddislerin kabûl ettikleri hadîslerle, reddettikleri hadîsleri bilip ayırt etmesi lâzımdır. Hem nâsih ve mensûhunu bilmesi de şarttır ki mensûh olan bir hadîsle fetvâ vermesin.

**Hem Arab lugatını da çok iyi bilmesi lâzımdır ki Kur’ân’ı ve sünneti doğru bir şekilde anlaması mümkün olsun. Çünkü Kur’ân ve Sünnet, Arab lisanıyla vârid olmuş ve Arabların kelâm üslûbları üzerine cârî olmuşlardır.

**Hem müctehidin usûl-i fıkhı da iyi bilmesi lâzımdır ki, ahkâmı istinbât ederken ve delîller teâruz ettiği vakitte, ya’nî delîller birbirine zâhiren ters düştüğü vakitte tercîh yaparken usûl-i fıkhın sahîh kàidelerinden dışarı çıkmasın.

Şu şartlar, bütün fıkhî mes’elelerde ictihâd edebilecek olan bir mutlak müctehidde bulunması gereken şartlardır.

İctihâdın şartlarına hâiz olmayan bir kimse, nazariyyâtta mutlaka ehl-i sünnet içindeki bir mezhebe ittibâ’ etmek ve müctehidleri taklîd etmek mecbûriyyetindedir.

Binâenaleyh ictihâdın şartlarına hâiz olmayan bir kişinin dînî mes’elelerde kendi aklı ve hevâsıyla konuşup “Bu mes’elede ben böyle düşünüyorum.” veyâ “Bence doğru olan budur.” demesi, ya’nî kendi re’yince bir meslek îcâd etmesi câiz değildir. O halde ileride anlatılacağı üzere, şu anda ictihâda ehliyetli kimse bulunmadığından ve ictihâdın yapılmasına mâni’ler bulunduğundan her bir mü’min, meslek ve efkârını, Kur’ân ve hadîsin muhkemâtına ve ehl-i sünnet mezheblerinin hükümlerine uydurmak mecbûriyyetindedir.

 Reddül-Evham 5 adlı eserden alıntıdıR.

08:35 - 1.9.2008 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

EDİLLE-İ ŞER'İYYE NEDİR?


1-EDİLLE-İ ŞER’IYYE NEDİR?


Edille-i şer’ıyye Kitâb, sünnet, icmâ’-ı ümmet ve kıyâs-ı fukahâ olmak üzere dörttür. Redd-ul Evhâm-1 isimli eserde bu edille-i şer’ıyye şöyle îzâh edilmiştir:

1. Kitâb, ya’nî Kur’ân.

2. Sünnet, ya’nî Resûl-i Ekrem (sav)’in ef’âl, akvâl ve ahvâli.

3. İcmâ’-ı Ümmet, ya’nî Sahâbe ve müctehidîn-i izâmın icmâ’ı.

4. Kıyâs-ı Fukahâ, ya’nî müctehid ve ulemâ-ı İslâm’ın kıyâsı.


Şimdi bu dört delîli tafsîlâtıyla îzâh edeceğiz:

Dîn-i mübîn-i İslâm’ın asıl kaynağı Kur’ân’dır. Sonra Kur’ân’ın asıl müfessiri olan Resûl-i Ekrem (asm)’ın sünnet-i seniyyesidir. Evet, Kur’ân’ın iki büyük müfessiri vardır:

Birincisi: Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın yine kendisidir. Evet, Kur’ân’ın âyetleri birbirini îzâh etmekte ve mücmel bir âyeti başka bir âyet veyâ âyetler tafsîl ve tefsîr etmektedir. Kur’ân’ı, Kur’ân’la îzâh ve tefsîr etmek; bir âyetteki icmâli diğer âyetteki tafsîlle îzâh etmek; müteşâbih olan âyetleri muhkem olan âyetlere göre ma’nâ vermek; nâsih ile mensûhu, has ile âmmı nazar-ı i’tibâra almak ve âyetlerin sebeb-i nüzûlü ile târihini bilmek ile olur.

İkincisi: Resûl-i Ekrem (asm)’ın Sünnet’idir. Evet, zât-ı Risâlet (asm), risâleti haysiyyetiyle insânlara Kur’ân’ı açıklamış, âyetlerin hudûdlarını ta’yîn etmiş, böylece muhtemel yanlış te’vîllerden Kur’ân’ı muhâfaza etmiştir. Bu sebeble, âyetleri, onu tefsîr eden hadîs-i şerîflere göre ma’nâ etmek gerekir.

Bunun için de hadîslerin kısımlarını, nâsih ve mensûhunu, mücmel ve mufassalını, sebeb-i vürûdunu ve târihini bilmek ve ona göre Kur’ân ve ehâdîs-i Nebevîyyeyi tefsîr ve îzâh etmek zarûreti vardır. Yoksa, âyet ve hadîsler maksûd ma’nâlarından tahrîf edilmiş ve dalâlete sülûk edilmiş olur. Bir kısım mücmel âyetleri, mufassal âyetler ve ehâdîs-i nebeviyye tefsîr ettiği gibi; bir kısım mücmel hadîsleri de mufassal hadîsler îzâh etmiştir. Resûl-i Ekrem (asm)’ın bir vazîfesi de tebyîndir. Ya’nî, Kur’ân’ın mücmel âyetlerini îzâh ve beyân etmektir. Aşağıdaki âyet-i kerîme bu hakíkati ifâde etmektedir:


“Yâ Ekreme’r-Rusûl! İnsânlara inzâl olunan ahkâmı, onlara beyân etmen için Biz sana Kur’ân’ı inzâl ettik. Tâ ki onlar tefekkür etsinler.”-Nahl Suresi 44


Kur’ân’da mücmel olan âyetlerin ahkâmını Resûlullah (asm)’ın tafsîl üzere beyân ettiğine bu âyet-i kerîme delâlet eder. Kur’ân’ın ilk muhâtabı ve en büyük talebesi olan bu zât (asm), dîn nâmına ne söylemiş ise, muhakkak o, Kur’ân’da ya sarâhâten veyâ işâreten mevcûddur. Bu hadîslerin muhâfız ve hâmilleri ise sahâbe-i kirâm hazretleridir. Onlar da bu hadîsleri kendilerinden sonraki asırlara sağlam bir an’ane ile ulaştırmışlar ve ümmetin muhakkìk âlimleri de bu emâneti onlardan almış ve yine sağlam bir senedle kitâblara kaydetmişlerdir.
Bu sebeble Kur’ân’ı, Kur’ân’la ve hadîslerle ve fukahâ ve müfessirlerin sahâbeden alarak bize ulaştırdığı esâsât ile tefsîr ve îzâh etmek lâzımdır. Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır:


“Kim Kur’ân’ı kendi re’yiyle tefsîr ederse,  kâfir olur. (Ya’nî,  Kur’ân ve hadîsin mufassalına ve icmâ’-ı sahâbe ve kıyâs-ı fukahâya dayanmadan, kendi hevâsına göre Kur’ân’a ma’nâ vermek küfürdür, dalâlettir.)”-hadis-i şerif

Üstâd Bedîüzzamân (ra) da bu mevzû’da şöyle buyurmaktadır:

“Evet, zamân geçtikçe Kur’ân-ı Hakîm’in daha ziyâde hakáikı inkişâf eder demektir. Yoksa –hâşâ ve kellâ– selef-i sâlihînin beyân ettikleri hakáik-i zâhirîyye-i Kur’âniyyeye şüphe getirmek değil. Çünkü, onlara îmân lâzımdır. Onlar nasstır, kat’îdir, esâstırlar, temeldirler. وَهَذاَ لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُبِينٌ -"Bu Kur'an'ın lisânı apaçık Arapça'dır." fermânıyla, ma’nâsı vâzıh olduğunu bildirir. Baştan başa hitâb-ı İlâhî o ma’nâlar üzerine¬ döner, takviye eder, bedâhet derecesine getirir. O mensûs ma’nâları kabûl etmemekten –hâşâ sümme hâşâ– Cenâb-ı Hakk’ı tekzîb ve Hazret-i Risâletin fehmini tezyîf etmek çıkar.

“Demek, maânî-i mensûsa, müteselsilen menbâ-ı risâletten alınmıştır. Hattâ, İbn-i Cerîr-i Taberî, bütün maânî-i Kur’ân’ı, muan’an senetle müteselsilen menbâ-ı Risâlete îsâl etmiş ve o tarzda, mühim ve büyük tefsîrini yazmış.”

Hem Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın dediği gibi âyetler ve hadîsler, “Kim söylemiş, kime söylemiş, ne makámda söylemiş ve ne için söylemiş?” Suâllerine göre ma’nâ edilmelidir. Bu zikredilen káideler, Kur’ân ve hadîs için geçerli olduğu gibi, bütün ulemâ-yı İslâm’ın Kitâblarının ve Risâle-i Nûr’un mütâleası için de geçerlidir. Ya’nî, ulemâ-i İslâm’ın Kitâblarındaki mücmel bir sözü, başka yerde mufassal olan sözleriyle îzâh etmek ve hangi makámda, ne için ve kime söylendiğini nazar-ı i’tibâra almak lâzımdır.

Üçüncü delîl olan İcmâ’-ı Ümmet’e gelince:
“İcmâ’: Hazret-i Peygamber (asm)’ın vefâtından sonra herhangi bir asırda ümmet-i İslâmiyyenin bütün müctehidlerinin şer’ì bir hüküm üzerinde ittifâkıdır.” 

Demek “İcmâ’-ı Ümmet” ta’bîrinde geçen “ümmet” kelimesinden murâd; başta sahâbe olmak üzere müctehid ve müctehidlik mertebesine nâil olan zevât-ı âliyyedir. Yoksa, umûm ümmet değildir. Beşerî sistemlerde olduğu gibi bir çoğulculuk veyâ icmâ’, şerîatta yoktur. Zîrâ, Kitâb ve sünnete dayalı bir ilme sâhib olmayan kişilerin re’yleri geçersizdir. Onlar hevâlarına dayanırlar ve hakíkí ilimleri olmadığı için ancak zanlarına tâbi’ olurlar. Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Eğer yeryüzündeki insânların ekserîsine uyarsan; onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar ve tarîk-ı dalâlete sevk ederler. Zîrâ onlar, delîle ittibâ’ etmezler; ancak kendi zan ve tahmînlerine ittibâ’ ederler ve onlar, ancak yalan söylerler.”-En'am S. 116

َ “Fakat, insânların ekserîsi bilmiyorlar.”-Yusuf S.21


Bir mes’elede icmâ’ mün’akid olduktan sonra, artık ondan sonraki asırlarda hiçbir Müslüman, ne kadar âlim olursa olsun ona muhâlefet etmez ve edemez.

Meselâ, Sahâbe asrında bir mes’elede icmâ’ olduysa –ki asıl icmâ’, onların icmâ’ıdır– Tâbiín ona muhâlefet edemez. Eğer Tâbiín, bir mes’elede icmâ’ etmişse, Tebe-i Tâbiín ona muhâlefet edemez ve hâkezâ… Aksi halde, icmâ’ eden eşhâsa dalâlet ve hatâ isnâd etmek gerekir ki, bu durum “Ümmetim (ya’nî ulemâ-i ümmetim),  dalâlet üzerine icmâ’ etmez” hadîsine muhâlif olduğu gibi, vahyin bize geliş silsilesindeki bir halkaya hatâ isnâd etmek, vahye şübhe îrâs edeceğinden merdûddur. Çünkü, vahyin bize ulaşması, sahâbenin icmâ’ı iledir. Sahâbenin icmâ’ını tasdîk ve bize ihbâr eden, tâbiínin icmâ’ıdır. Tâbiínin icmâ’ını tasdîk ve bize ihbâr eden, tebe-i tâbiínin icmâ’ıdır. Ve hâkezâ... Bunlardan birinin reddi, silsilede kopukluk meydana getireceğinden, vahye şübhe îrâs eder.

Eğer bir mes’elede icmâ’ mün’akid olmaz, fakat Âlem-i İslâmdaki ulemânın ekserîsi, ya’nî cumhûr-i ulemâ siyâsî bir baskı altında bulunmadan bir hükümde ittifâk ederlerse; artık fetvâ o vecihle verilir. Cumhûra muhâlefet eden müctehid, kendi âleminde has ictihâdıyla amel etse de ümmeti ona da’vet edemez. Ümmet, ancak cumhûrun caddesinde yürüyebilir ve ona sevk edilir.

Üstâd Bedîüzzamân (ra) da bu husûsda şöyle buyurmaktadır:

“Âlem-i İslâm’ın cadde-i kübrâsı, o umûm eimmenin caddesidir; muazzam ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka husûsî ve dar caddeye sevk edenler, idlâl ediyorlar.”

“Bir fikre da’vet, cumhûr-i ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa,  da’vet bid’attır, reddedilir.”

Allâhu Teâlâ, İcmâ’-ı Ümmete riâyete emir ve ona muhâlefet edenleri zecr sadedinde şöyle fermân etmiştir:

“Kim hidâyet ona açıkça tebeyyün ettikten sonra, Resûl’e muhâlefet eder ve mü’minlerin ittibâ’  ettikleri tarîk-ı hakkın ve dîn-i İslâm’ın gayrı bir tarîka ittibâ’  ederse, Biz onu döndüğü dalâlet yolunda bırakırız ve âhirette de onu Cehennem’e koyarız. O Cehennem ne kötü bir dönüş yeridir.”-Nisa S. 115

Bu âyet-i kerîmede geçen سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ ta’bîri, “İcmâ’-ı Ümmet”e işâret etmekte ve aynı âyet-i kerîme, “İcmâ’-ı Ümmet”e muhâlefet edenlerin hidâyeti bulamayacaklarını ve Cehennem’e gireceklerini ifâde etmektedir.

Ammâ “Kıyâs-ı Fukahâ” ise;  “Ey akıl ve basîret sâhibleri, ibret alınız!”( Haşr S. 2)   âyetine dayanmaktadır. “Kıyâs-ı Fukahâ”: İlmî dirâyeti bulunan âlimlerin, hakkında Kitâb ve sünnette sarîh bir hüküm bulunan bir şeyin illetini tesbît ederek, Kitâb ve sünnette sarîh bir hüküm bulunmayan başka bir mes’ele hakkında illet ortaklığına istinâden hükmetmesi, ya’nî i’tibâr etmesidir. Fukahânın bu kıyâsları, Kitâblarda her ne kadar, “Filân âlimin re’yi budur” gibi ifâdelerle beyân ediliyorsa da, bu, o âlimin karîhasından çıkan mücerred re’yi olduğu ma’nâsında değil; belki “Onun Kitâb ve sünnetteki bir ilme istinâd eden re’yi ve tarz-ı telâkkísi budur” ma’nâsındadır. Nitekim İmâm-ı A’zam, “Re’ye çok fazla mürâcaât ediyorsun” diye yapılan bir tenkíde “Biz bu Kitâbda hiçbir şeyi noksan bırakmadık”(En'am S. 38)   âyetini okuyarak; “Bu, bizim o mes’eleyi Kur’ân’dan nasıl çıkardığımızı bilmeyene göre re’ydir” diyerek cevâb vermiştir.

Aşağıda îzâh edileceği üzere umûm insânların maddî ve ma’nevî cihette tamâmen aynı seviyede olmamaları ve bir tarz-ı hayât-ı ictimâıyyede bulunmamaları sebebiyle, teferruatta aynı terbiye altına girmeleri hikmet ve rahmet-i İlâhiyyeye muvâfık olmadığı için; Allah ve Resûlü (asm), bu ihtilâfa müsâade etmiştir.

Kaynak:Reddül-Evham 5 adlı eserden alıntıdır.

08:34 - 1.9.2008 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

DUA-3 NEV'İ DUA


Duâ etmek başlı başına ibâdettir. Duâ, hâlis bir îmânın neticedir ve ubûdiyyetin ruhudur.

Duâ eden adam, bilir ki; "Birisi var ki" onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder; O'nun kudret eli her şeye yetişir.

Tohumlar, çekirdekler, yumurtalar, kâbiliyyet diliyle duâ eder-er, Cenâb-ı Hak da dualarını kabul eder. Bütün canlılar fıtrî ihti-ic diliyle duâ ederler. Cenâb-ı Hak da bütün ihtiyâçlarını, istekLerini karşılar; ummadıkları zamanda ve münâsib vakitte verir. !azlûmlar, darda kalanlar, ihtiyâç sahihleri Cenâb-ı Hakk'a duâ Ederler, Allâhu Azîmüşşân da isteklerini verir.

Üç nev'i duâ var

Üç çeşit duâ vardır. Bunlar:

1. Kâbiliyyet diliyle olan duâ:

İhtiyâç arz edilir. Meselâ, bir incir çekirdeği, "Yâ Rabbî, ben incir ağacı olmak isterim. Yaprağımla, çiçeğimle âlemde zuhur etmek isterim. Benim rızkım neyle gelişiyorsa onu bana gönder. Rızkını istiyorum'" der.

Bütün tohumlar ve çekirdekler, lisân-ı haliyle, kâbiliyyet diliyle, neye kâbiliyyetleri varsa onu istiyor. Yumurta da onu istiyor. : umurta diyor ki: "Bende tavuk olma isti'dâdı (kâbiliyyeti)
var, Yâ Rabbî, arzumu kabul et!"
Allâhu Teâlâ fıtrî duasını kabul eder, neye ihtiyâcı varsa gönderir. (Tavuk yumurtayı altına alıp ısıtır.)
Allah çekirdeğin duasını kabul eder. Yağmura emreder, çiftçiye de ilhâmen emreder: "Bunu ek!" Yağmura der: "İn, bunu parçala!" Bu çekirdek (veya tohum) parçalanmadan kâbiliyyeti inkişâf etmez. Bu tohum yok olacak ki, var olsun. Tohum dağıldıktan sonra birden kâbiliyyeti inkişâf eder. Parçalanmadan, hiçbir kâbiliyyet sahibinin kâbiliyyeti inkişâf etmez. Bu bir kânundur. Yok olmadan Allah'a kavuşamazsın. Hiçbir şey parçalanmadan, dağılmadan esmâ-i İlâhiyyeyi âlemde göstermesi mümkün olmuyor.

Hepsi isti'dâd lisanıyla, "Yâ Rabbî, beni Esmâ-i İlâhiyyene âyine et. Açıklığa çıkar" dediği anda, Allah bu duayı kabul ediyor, su ile parçalıyor, açığa çıkarıyor. Kâbiliyyet diliyle olan her duâ kabul edilir. Hiç bunun reddi yoktur. Yeryüzünde ne kadar tohumlar var, ne kadar çekirdekler var, ne kadar kökler var, ne kadar meniler var, ne kadar yumurtalar var, ne kadar hayvanların menileri var; hepsi birden Allah'tan kâbiliyyeti neye varsa o şekli isterler.
Esmâ-i Hüsnâya açık âyine olmak isterler. Allah da onların duasını kabul eder. Başlarına dört unsurdan birini musallat eder, onu zahiren yok eder, başka bir varlığı ondan çıkarır.

Kâbiliyyeti olmayan bozuk tohumlar çürür, gider. Onun kâbiliyyeti yokmuş, çürükmüş...

2. İhtiyâc-ı fıtrî (fıtrî ihtiyâç) ile olan duâ:

Bütün yeryüzünde ne kadar canlı varsa -zîhayât dendi mi ot da dâhil, onların da bir nev'i hayâtı var- hepsinin de Allah'tan rızık isteği var. Kâbiliyyet inkişâf etti, çekirdek ağaç olmaya başladı, ağaç Allah'tan bir şey istiyor. Çekirdek bir şey istiyor. Çekirdek ağaç olmak istiyor. Ağaç ne olmak istiyor? Birden gök gürlemeye başlıyor, güneş ışığı gönderiyor, âlem hızla dönüyor. Gece-gündüz dönmezse, geceler olmazsa mevcudat gelişir mi? Âlemde hep gündüz olsa, büyüme olur mu? Cenâb-ı Hak öyle bir hâl vermiş ki, büyümeyi geceye bağlamış. İnşân gece büyür, gündüz gelişir.

Kadınlar çocuğunu doğurmak istiyor. Cenâb-ı Hak rahmin çocuğu büyütmeye elverişli hâle gelmesi için bir kânun koymuş.
Her şeyin kâbiliyyeti neyse o kâbiliyyeti vermekle birlikte, neye ihtiyâcı varsa onu da veriyor. Buna da bütün midelerin (hayvanı, nebatî, insanî) ihtiyâcını yerine getiriyor. İşte buna da "ihti-yâc-ı fıtrî ile olan duanın kabulü" denir.

3. Muztarların duası:

Hz. Nûh (as)'a kavmi musallat oldu. Hz. Nûh (as) 950 sene uğraştı, didindi, hakkı tebliğ etti, itaat etmediler. Hz. Nûh (as) da duâ etti, duası kabul oldu. O zâlim kavim tufanla helak oldu, Hz. Nûh (as) ve itaat eden ümmeti kurtuldu.

Hz. Mûsâ (as) ve kavmine zâlim Firavun musallat oldu. Hz. Mûsâ (as) duâ etti, kurtuldular.

Muztarların dualarının kabulüne delîl; bütün peygamberlerin kurtuluşu, karşılarına çıkanların helakidir. Bu, ap açık delîldir.

Kaynak: Gençliğin İlmihali- Burhan Bozgeyik

08:33 - 1.9.2008 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

Duha Suresi 7. ve 8. Ayetlerin Tefsiri


[Ya Ekrem-er Rusül! Rabbin Tealâ seni ilm ü hikmetten halı bulup ilm ü hikmet ilhamıyla hidayette kıldı.]

Yani; Rabbin Tealâ seni şerayiden gafil bulup ba'dehu risalet-e şeriata hidayette kıldı.

Yahut Rabbin Tealâ seni yetişmiş olarak bulup deden Abdülmuttalibe teslimle hidayette kıldı demektir. Çünkü; Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Resulullah süt annesi Halime'nin yanında kayboldu. Koyununa bakmaktan gelen Ebu Ce­hil tesadüf etti. Resulullah'ı devenin arkasına almak istemişse de deve itaat etmedi. Devenin önüne almak istediğinde deve itaat etti ve Resulullah'ı kucağına aldı, götürdü, Abdülmuttalib'e teslim etti. Ebu Cehil devenin bu suretle inkıyad ve adem-i inkıyadına müte­allik ahvali hikâye ve taaccüb ederdi.
İşte Cenab-ı Hak Hz. Mûsâ'yı düşmanı olan Firavun'un kucağında sakladığı gibi bizim ne­bimizi de düşmanı olan Ebu Cehil'ih kucağında saklamıştır. Şu manâya nazaran âyet-i celile bu vak'ayı hikâye ediyor demektir.

Yahut Hz. Hatice'nin kölesi (Meysere) ile Şam'a giderken ka­ranlık bir gecede Resulullah'm bindiği deve yolu şaşırmıştı. Cibril-i Emin nazil olarak Resulullah'm devesini kafilenin gittiği yola ircâ'la kafileye ulaştırdı. Buna nazaran âyet-i celile şu vak'ayı beyan olur. Herhangi manâ murad olunursa olunsun Cenab-ı Hakkın Re­sulüne bir nevi lutfunu beyan etmiştir ki her cümlesi de mu'cize-nin mukadimesi olan irhasat kabilinden yani bir nevi keramettir.

Yahut dernek «Nübüvvet ve ahkâm-ı şeriattan hali bulduk, ba'dehu nübüvvet ve ahkâm-ı şeriata hidayette kıldık» demektir.

Yahut demek demektir. Yani «Seni Rabbin Mekke kâfirleri arasında örtülü kalmış buldu. Dinini izhar etmekle açığa çıkardı» demektir.

Yahut demek «Seni hicretken gafil Kureyş elinde mütehayyir olarak bulduk, ba'dehu hicrete izin verip Ebu Bekir'i refik kılmakla hidayette kıldık» demektir.

Yahut «Umur-u dünyadan gafil bulduk, sonra ticarete hidayet­te kıldık ki ticaretin nema buldu» demektir.

Yahut «Kavmin içinde zayi ve onların ezalarına ma'ruz bul­duk, hatta senin onlara raiyye olmana razı olmazlarken senin işini kuvvetlendirmek ve üzerlerine âmir ve vali kılmakla hidayette kıl­dık» demektir.[3]

Vacip Tealâ resulüne vâki olan nimetinden bazılarını beyan­dan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Rabbin Tealâ seni fakir buldu, sonra Hatice'nin malıyla zen­gin kıldı.] Veya [Rabbin Tealâ seni fakir olarak buldu, ba'dehu as­habın ve emvaî-i ganimetle seni zengin kıldı] demektir


 Zira; as­habın İslâm olmazdan evvel kâfirlerin ezaları zamanında muave­nete ihtiyaç varken ashabın İslâm'ı kabul ve sana muavenetlerimle Babbin seni ihtiyaçtan vareste kıldı. Yahut iğna ile murad; kalp gınasıdır. Zira: kalpte gına ve kanaat olmayınca malm çoklu­ğu fayda vermediği bir çok kimselerde her vakit görülen ahvalden­dir. Bu manâyı Resulullah'm yani «Gına mal çokluğuyla olmadı ve lâkin gına gına-yı kalptir( "Zenginlik mal çokluğu değildir. belki zenginlik kalp zenginliğidir." buyurduğu hadis-i serili de bu manâyı ie'yid eder.

Bu âyet Resulullah'ın iptida-yi halinde dünya malına iltifat etmediğine delâlet eder, fakr-i hal beşeriyette kusur teşkil etmedi­ği gibi Resulullah'm fakrı ihtiyarî olduğu için memduhtur.Resulullah (asm ) "Fakır benim iftihar ettiğim birşey» buyurmuştu. Vakıa; "Fakir küfre yakın­dır» manâsına hadis de varsa da hadisler beyninde avamın zannet­tiği gibi tenakuz yoktur. Çünkü; bu misilli şeyler eşhasın ihtilafıy­la muhtelif olur ki bazı kimse sabır ve kanaat sahibi olur. Onun hakkında fakrın hiç te'siri olmaz, diğer bir kimse haris, heva ve hevesine münhernik, me'kûlât ve meşrubatına düşkün olur, alâyiş ve nümayişi çok sever. Onun hakkında fakır mazarrat olur. Çünkü kavlen ve fiilen birtakım haram olan şeyler irtikâbına sebep olur. Şu halde birşey bazı kimse hakkında ayn-ı menfaat olur. Zira; sa­bır sebebiyle sevaba nail olur. Diğer bir kimse hakkında o şey ni­met olur ki ihtiyacın icab ettiği zahmetlere katlanamaz. Binaena­leyh; kendisinden sudur eden yolsuz ef âli sebebiyle azaba duçar olur. Velhasıl mahallin değişmesiyle ahvalin değiştiği cihetle ha­dîsler arasında tenakuz yoktur. Zira fakır; Resulullah hakkında ih­tiyarî olduğundan iftihar edecek birşey olmuştur. Amma avam-ı nâs hakkında ıztırarî olduğundan bazı mehlekeye sebep olacağında şüphe yoktur.

Gınanın insanlar hakkında nimet olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; gına nimet olmasaydı Cenab-ı Kak gına ile resulüne im-tinan buyurmazdı. Halbuki gınayı resulüne nimet sırasında ta'dad buyurmuştur. Binaenaleyh gınanın nimet olduğunda şüphe yoktur. Şu kadar ki serveti mahalline sarf etmeli, israf ve sefahete sarf et­memelidir. Eğer sefahete sarfederse ayn-i azap olacağı aşikârdır.[4]

Hulasatul-Beyan Tefsiri

08:29 - 1.9.2008 - iz bırakanlar.. {yok} - sen de bir iz bırak.)

Son Sayfa Sonraki Sayfa


..

"Döküver içini bu yerlerin Rabbine..

Döküver ki hep üzerine rahmetler ine,

Rahmete dönüşür,Ona ulaşan ah-u vah!"

********************

Az ye,az uyu,az iç,

Ten mezbelesinden geç,

Dil gülşenine gel göç,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.!

Arif onu seyreyler.

********************


KURAN KERİM-Abu Bakr Al-Shatery




*ANANE SAYFA


*ÇOK KISA CV


*ZAMAN MAKİNASI(sadece geçmişe gider.. nam-ı diğer ARŞİV)

*Bağlantılar*

http://www.tahsiye.com


Muhammedilerin İlim Yurdu

Risale-i Nur Külliyatı Arama




*SON YAZILARRR*

- İKİNCİ MEYVE
- Saltanat Allah'a şahit, göklerin ve yerin orduları Allah'
- Müstehap Dualar
- İttihad-ı İslam
- Nikah ve Düğün
- Aile ve Ahirzaman
- EN GÜZEL İSTEME ŞEKLİ
- ÖLÜMÜ ANMAK HAKKINDA HADİSLER
- A'LA SURESİ 4. ve 5. AYET-İ KERİME'LERİN TEFSİRİ
- HADİS-İ ŞERİFLERDEN SEÇMELER
- BİDA'T HAKKINDA
- Ana Baba Ve Eğitimcilerin Yapmaları Gereken Vazifelerle İlgili E
- DÜNYADAN YÜZ ÇEVİRMEHAKKINDA HADİSLER
- NEFSİN TERBİYESİ HAKKINDA HADİSLER
- NEFSİN TERBİYESİ HAKKINDA HADİSLER-1

*******

Arkaplanını Sen Belirle

ZEMIN RENK
SON DAKİKA HABERLERİ

************************ **************************

****************************

BİR HADİS.)

****************************
***************************
Türkçe - ingilizce Sözlük
ç - ý - ð - ö - þ - ü
Kelime:
Türkçe'ye ingilizce'ye

nErEyE GİDİYORSUNN:

peki kal sağlıcakla..

Allah'a emanet ol.


Cursors